Gelecek günlere hepimiz karanlık bir tabloyu seyreder gibi korkarak bakıyoruz. Bu tabloda içimizi ürperten en tehlikeli unsur yüksek enflasyon.
Çünkü yüksek enflasyon yalnızca fiyatları artırmaz; toplumun omurgasını taşıyan orta sınıfı yavaş ve görünmez biçimde eritir.
Orta sınıf çökerse, demokrasi de ayakta kalmaz.
Bir toplumun en sessiz gücü orta sınıftır. Ne yoksuldur ne de zengin. Ama sistemin işleyişi onun omuzlarındadır.
Vergisini öder. Borcunu öder. Umudunu erteleyerek yaşar.
Uzun süren yüksek enflasyon en çok onu hedef alır. Çünkü en örgütsüz, en dağınık, en “idare eden” kesim orta sınıftır.
Orta sınıfın, önce konforu gider, sonra güveni. En sonunda da geleceği.
Bir ev alma ümidi hayal olarak kalır.
Çocuğun eğitimi plan olmaktan çıkar, rakamsal bir nesneye dönüşür.
Tatil lüks olur.
Kredi kartı geçici çözüm olmaktan çıkıp, kalıcı bir zorunluluk haline gelir.
Orta sınıfın çözülüşü bir çöküş gibi görünmez. Gürültüsüzdür. Sokaklara taşmaz. İstatistiklere yavaş yavaş yansır. Asıl büyük kırılma tam da bu hâldeyken başlar.
Çünkü orta sınıf yalnızca ekonomik bir kategori değil, aynı zamanda bir psikolojidir.
Geleceğe güvenme psikolojisi.
O güven kaybolduğunda insanlar savrulur.
Aşağı doğru kayarken yukarıya öfke biriktirir.
Enflasyon bu yüzden yalnızca bir maliye sorunu değildir. Bir rejim sorunudur. Çünkü gelir dağılımı bozuldukça siyasal dil sertleşir, toplumsal zemin kırılganlaşır.
Orta sınıf küçüldükçe toplum iki uç arasında sıkışır.
Bir tarafta korunaklı azınlık.
Diğer tarafta güvencesiz çoğunluk.
Aradaki köprü çökerse, denge de çöker.
Bu yüzden mesele sadece fiyatların ne zaman düşeceği değildir.
Mesele, bu ülkenin omurgasını oluşturan orta sınıfın daha ne kadar yük taşıyabileceğidir!
Ve omurga sessizce kırılır…