Son günlerde zihnimi meşgul eden birçok konu var. Bu konulardan birisi de Gülistan Doku cinayeti şüphesiz.

Olayla ilgili gelişmeleri öğrendiğim ilk günden beri hem Gülistan hem de devletim adına üzüntü içerisindeyim. Fakat aynı zamanda dikkatimi çeken bir durum daha var.

Yaşıtlarım hatırlar, gençlerse illaki bir yerlerde okumuştur ya da duymuştur. Tarih 3 Kasım 1996 Balıkesir Susurluk’ta bir trafik kazası meydana geldi… Aynı araçta milletvekili, emniyet müdürü ve aranan bir katil (istihbaratçı) Abdullah Çatlı vardı. Aracın içerisinde, sahte pasaportlar, silahlar, uyuşturucu paraları vardı… Türkiye o gün “derin devlet” gerçeğiyle yüzleşti. Devlet içinden bazı unsurların mafyayla kol kola olduğu, “vatan için” cinayetlere, kaçakçılığa göz yumulduğu ortaya çıktı. Yıllarca “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri yapıldı.

Aradan tam 30 yıl geçti. Ve tarih tekerrür etti. Tekerrür ederken de bize devletin temizlenmediğini hatta aksine devlet için görev yapan bürokratların mafyalaştığını gösterdi. Devletin yetkililerinin mafya gibi davrandığına bu defa Tunceli’de şahit olduk.

5 Ocak 2020’den beri kendisinden haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun dosyası, Nisan 2026’da gerçeklerle birlikte gün yüzüne çıktı. İlk başta “kayıp” vakası olarak açılan dosyanın cinayet soruşturması olarak şekli değiştirildi. Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel delil karartma suçlamasıyla, oğlu Mustafa Türkay Sonel “kasten öldürme” ve cinsel saldırı suçlamasıyla tutuklandı, cezaevine gönderildi. İşin içinde kimler yok ki! Başhekim, koruma polisi, hastane personeli, eski polisler. Toplamda 12 kişi tutuklandı. Delil karartma, kamera kayıtlarını silme, SIM kart yok etme, resmî belge gizleme iddiaları ayyuka çıktı.

Susurluk’ta devlet mafyayla içli dışlıydı.

Gülistan Doku cinayetinde ise devlet görevlileri mafya gibi davrandı.

Bir genç kızın hayatı, güçlü bir valinin oğlu ve çevresine kurban mı edildi? Gizli tanık itirafları, “hamileydi, kafasına sıktım” gibi kan donduran ifadeler, delillerin sistematik şekilde yok edilmesi… Vali tutuklanınca anlaşıldı ki, devletin bir parçası adaleti engellemek için devredeymiş. Aynı zaman da Tunceli belediye başkanlığının kayyumu da olan vali devletin kanunlarını, kurallarını hiçe saymış ve oğlunun suçunu örtbas edebilmek için mafya gibi davranmış.

Susurluk skandalı sonrası Mecliste yapılan soruşturmalar verilen vaatler boşa gitmiş olmalı. Çünkü aynı sistem, 2026’da hâlâ “güçlülerin” suçlarını örtbas etmeye çalışıyor. Bir vali, kızının akıbetini aydınlatmak isteyen bir ailenin karşısına delil yok edici olarak çıkıyor. Oğlu cinayet şüphelisi olarak tutuklanıyor. Bu manzara, devletin yetkililerinin “vatandaşını koruma” görevini unuttuğunu, yerine “kendi içindekileri koruma” refleksi geliştirdiğini gösteriyor.

Gülistan Doku’nun annesi yıllarca “Kızımın kemiklerini istiyorum” diye yalvardı. Toplum da aynı soruyu soruyor: Devlet, güçlü bağlantıları olan bir cinayeti neden altı yıl boyunca gizledi, delilleri neden yok etti? “Ucu kime dokunursa dokunsun!” diyen Adalet Bakanımız ipin ucunun dönemin İçişleri Bakanına kadar uzandığının farkındadır umarım. Susurluk bize “devlet içinde çete” kavramını öğretmişti. Gülistan davası ise “çetenin devlet gücüyle korunduğu” gösterdi.

Artık yeter! Bu ve benzeri dosyalar tam olarak aydınlatılmadan, yeni Susurluk’lar konuşulmaya devam edecek. Adalet, vali makamından tutun en tepelere kadar işlemeden ne hukuk kalacak ne de devlet saygınlığı. Gülistan için, tüm faili meçhuller için, kayıp ve öldürülenler için hesap sorulsun. Gerçek bir temizlik yapılsın. Yoksa Susurluk’un ruhu, her kazada, her karanlık dosyada hortlamaya devam edecek.