İnsan, en çok bildiği acıya doğru kanat çırpar. Ayşe’nin o ışıltılı ”Renkli Kuşlar Diyarı”na yaptığı göç, aslında bir özgürlük arayışı değil; bilinçaltının eski bir borcu ödeme telaşıydı.
Serçe yüreğiyle o devasa gökdelenin camına çarptığında; sadece Ömer’in sığlığına değil, bir ömür boyu omuzlarında taşıdığı o devasa “onaylanma” yüküne çarptı. Ayşe’nin o cama doğru körleşerek uçmasının müsebbibi Ömer değil, Fettah Bey’in evindeki o sessiz ama ağır tartıydı. Ayşe; sevgiyi bir “koşul”, var olmayı ise bir “performans” olarak babasından öğrenmişti. “Zayıf olursan değerlisin, mükemmel olursan sevilirsin” diyen o ataerkil yasa, ruhuna bir pranga gibi işlenmişti. Ömer, Ayşe’nin bedenine not verdiğinde ya da on gün sessiz kalarak onu bir “bekleme odasına” hapsettiğinde; Ayşe bu hoyratlığı bir yabancı gibi değil, “eski bir dost” gibi karşıladı. Bu sığlığı “şirinlik” sanmasının sebebi, çocukluğunun o en tanıdık yarasının üzerindeki kabukla örtüşmesiydi.
Gökdelen devasadır ama sadece maddedir; serçe ise küçüktür ama hayatın bizzat kendisidir. Ayşe o cama değdiği an; maddenin ruhu olmadığını, gökdelenin sadece bir “yansıtıcı” olduğunu anladı. Gökdelen, serçeye gökyüzünü vermiyordu; sadece serçenin kendi ışığını ona buz gibi bir sessizlikle geri fırlatıyordu. Ayşe’nin kalbi o cama değdiğinde can veren şey, Fettah Bey’in o eski “onay arayan” Ayşe’siydi. O çarpışma bir felaket değil, felsefi bir tahliye anıydı. Ömer’in ardından gelen o on günlük ağır sessizlik, Ayşe için bir cezalandırma değil; kendi içindeki mabetle baş başa kaldığı o kutsal simya süreci oldu. Fark etti ki; Ömer sessizdi çünkü ruhu, bir serçenin derinliğini taşıyamayacak kadar sığ, bir gökdelen kadar ruhsuzdu. Ayşe o boşlukta kendi uyanışını gerçekleştirdi ve başkalarının tartısında ölçülmeyi ebediyen reddetti. Gökyüzünün ulaşılan bir yer değil, kişinin kendisidir olduğu hakikatiyle o sessizliği mühürledi.
Ayşe artık biliyor: Gökdelenler yıkılmaya mahkûm birer madde kütlesidir. Serçe ise o on günlük sessizlikte, kendi kanatlarının gökyüzünden daha mukavim olduğunu anlamıştır. Artık o; başkalarının “zayıfla” demesine ihtiyaç duymayacak kadar kendi varlığıyla hemhal, başkalarının sessizliğinde kaybolmayacak kadar kendi hakikatine müpteladır. Kendi ışığında yıkanan o bilge kadın, şimdi eski yaralarını birer rütbe gibi ruhunda taşıyor.
“Ayşe şimdi kartallara eş değerde süzülüyor gökyüzünde.”