Kadın cinayetlerini artık yalnızca haberlerde görmüyoruz.
Onlar gündelik hayatın arasına karışıyor. Bir bildirimde, bir başlıkta, bazen sabah kahvesinin yanında. Ve insan bir noktadan sonra şunu fark ediyor: Aynı acıya tekrar tekrar bakmanın da bir bedeli var.
Medya çoğu zaman bize şunu söylüyor:
“Tanımadığı biri tarafından”,
“rastgele”,
“eski eşi tarafından”.
“Tanımadığı biri tarafından”,
“rastgele”,
“eski eşi tarafından”.
Bu ifadeler gerçeğin tamamını anlatmıyor.
Hatta bazen bizi asıl gerçekten uzaklaştırıyor.
Hatta bazen bizi asıl gerçekten uzaklaştırıyor.
Çünkü bu dil, şiddeti hayatın dışına itiyor. Sanki beklenmedik, aniden olmuş, öngörülemez bir felaketmiş gibi. Oysa psikolojik olarak biliyoruz ki kadın cinayetleri çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz. Öncesi vardır. Küçük küçük sınır ihlalleri, kontrol, baskı, tehdit, küçümseme… Ama bu süreçler görünmez kalır.
Medya sonucu anlatır, süreci değil.
Oysa “eski eş” denilen kişi, psikolojik olarak çoğu zaman hâlâ eskide kalmamıştır. İlişki bitmiş olabilir ama sahiplik duygusu bitmemiştir. “Rastgele” denilen şiddet ise çoğu zaman biriken öfkenin ve kaybedilen kontrolün sonucudur.
Bu anlatılmadığında, toplum rahatlar.
“Benden uzak” der.
Ama kadınlar rahatlamaz.
“Benden uzak” der.
Ama kadınlar rahatlamaz.
Çünkü kadınlar bu haberleri okurken yalnızca üzülmez; aynı zamanda tetikte kalır. “Bu benim de başıma gelebilir mi?” sorusu sessizce yerleşir. İşte bu, ikincil travmadır. Şiddete uğramamış ama şiddetin ihtimaliyle yaşamaya başlamış olmanın yükü.
Birçok kadın bu korkuyu dile getiremez.
Çünkü hâlâ “abartıyorsun” denir.
Çünkü sezgi hâlâ yeterince ciddiye alınmaz.
Çünkü hâlâ “abartıyorsun” denir.
Çünkü sezgi hâlâ yeterince ciddiye alınmaz.
Oysa sezgi, psikolojik bir alarmdır.
Ve susturulan her alarm, tehlikeyi büyütür.
Ve susturulan her alarm, tehlikeyi büyütür.
Sosyal medyada ise başka bir döngü işler: Öfke yükselir, paylaşımlar yapılır, birkaç gün süren bir hassasiyet yaşanır. Sonra yeni bir gündem gelir. Ama kadınlar için hayat kaldığı yerden devam etmez. Yük taşınmaya devam eder.
Bu noktada şunu söylemek gerekir:
Bu haberlerden etkilenmek zayıflık değildir. Kendimizi korumak ise kaçış değil, ruhsal bir sınırdır. Sürekli maruz kalmak zorunda değiliz. Bilgilenmek başka, travmayı taşımak başka bir şeydir.
Bu haberlerden etkilenmek zayıflık değildir. Kendimizi korumak ise kaçış değil, ruhsal bir sınırdır. Sürekli maruz kalmak zorunda değiliz. Bilgilenmek başka, travmayı taşımak başka bir şeydir.
Medyanın da burada sorumluluğu büyüktür. Faili merkeze alan, şiddetin ayrıntılarını tekrar eden, “rastgele” diyen bir dil yerine; süreci anlatan, uyarı işaretlerini görünür kılan bir dil mümkündür. Kadını yalnızca ölümüyle değil, hayatıyla anmak mümkündür.
Toplum olarak da şiddetin ilk işaretlerini ciddiye almak zorundayız. “Aile meselesi” diyerek geri çekilmek, görmezden gelmektir. Devletin ise koruyucu mekanizmaları hızla ve etkin biçimde işletmesi gerekir. Çünkü bu mesele yalnızca adli değil, aynı zamanda psikolojiktir.
Kadın cinayetleri sadece öldürülen kadınlarla ilgili değildir.
Yaşayan kadınların ruh sağlığıyla da ilgilidir.
Yaşayan kadınların ruh sağlığıyla da ilgilidir.
Ve belki bugün en çok şunu söylemeye ihtiyacımız var:
Bu şiddet rastgele değil.
Bu korku bireysel değil.
Ve bu yük, tek tek kadınların taşıyacağı bir yük değil.
Bu şiddet rastgele değil.
Bu korku bireysel değil.
Ve bu yük, tek tek kadınların taşıyacağı bir yük değil.
Görünmeyen yer tam da burasıdır.
Ve oraya bakmadan, hiçbir şey gerçekten değişmez.
Ve oraya bakmadan, hiçbir şey gerçekten değişmez.