Zihnimin tozlu raflarında ne zaman çocukluğuma dair bir kapı aralasam, burnuma o tanıdık koku çalınır: Komşunun fırınından yeni çıkmış o sıcacık poğaçaların kokusu...
Annem mutfakta yemek telaşındayken, yan komşumuzun kapımızı çalıp “Sıcak sıcak yiyin,” diyerek uzattığı o tabak, sadece bir ikram değil; bir aidiyet pusulasıydı. O tabak hiçbir zaman boş dönmezdi; bizde pişen ne varsa, o boşluğu sevgi ve nezaketle doldururdu. Mahalle dediğimiz o yaşayan ruh, bize mesafelerin ötesinde, kalpten kalbe kurulan bir dostluğu cömertçe sunardı.
Sokağın melodisi ise bambaşkaydı. Dışarıda yankılanan çocuk sesleri, asfaltın üzerine tebeşirle çizilmiş seksek çizgileri ve o masum kahkahalar... Bir mahallede yaşamak, asla güvensiz olmamaktı. Başınıza bir şey gelse on kapının birden açılacağını bilmek, o sarsılmaz güven ağı içinde özgürce nefes almaktı. Mahallede olmak, yalnız kalmamaktı; kederinizin de sevincinizin de öteki pencerelerde mutlaka bir yankısı vardı.
Şimdilerde ise modern yaşamın konfor vaadiyle gökyüzüne doğru yükselen devasa beton bloklara, yani “rezidanslara” taşındık. Güvenlikli kapılar, yüksek duvarlar ve aynalı asansörlerle örülü bu yeni dünyada, dışarıdaki kaostan korunduğumuzu sandık. Oysa o kalın duvarlar sadece gürültüyü değil, o sarsılmaz güven duygusunu ve çocuk seslerinin neşesini de dışarıda bıraktı. O fırından yeni çıkmış poğaça kokulu tabakların yerini kuryelerin bıraktığı soğuk paketler, seksek çizgilerinin yerini ise steril ve sessiz lobi koridorları aldı.
Duvarlar Sadece Betondan mı?
Peki, bizi bu hale getiren sadece şehrin dikey mimarisi mi? Anlayışımız ne zaman, hangi ara bu kadar köklü bir değişime uğradı? Aslında bu noktaya bir anda gelmedik; özgürleşme vaadiyle sunulan her yeni adım, bizi fark ettirmeden bir parça daha yalnızlaştırdı. Eskiden “güven”, yan komşunun gözündeki o tanıdık ışıltıdaydı. Şimdiyse güveni yüksek güvenlikli sitelerin kameralarında, parmak izi okuyucularında ve akıllı telefonların şifrelerinde arıyoruz.
Asıl mesele şu ki; sadece rezidanslar değil, cebimizdeki o sonsuz dünya da bizi yalnızlaştırıyor. Yapay zekâ, algoritmalar ve bilgisayarlar; bize her şeyi “kişiye özel” ve “tek başına” yapabilme lüksünü sundu. Artık birine bir şey sormaya, birinden yardım istemeye, hatta bir başka insanın nefesine ihtiyaç duymadan yaşamayı “özgürlük” sandık. Oysa bu sahte özgürlük, bizi kalabalıkların içinde en derin yalnızlıklara mahkûm etti. İnsan, teknolojiyle her şeye bağlanırken, en yakınındaki insandan koptu. Bilgisayar ekranlarındaki binlerce “arkadaş”, sokağımızdaki o tek bir dostun boşluğunu dolduramadı.
Belki de tüm bu sorgulamaların sonunda kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Biz, bu steril ve kusursuz yalnızlığın içinde gerçekten mutlu muyuz? Şehirlerin mimarisi değişebilir, algoritmalar hayatımızı bir nakış gibi işleyebilir; ancak insanın “duyulma” ve “görülme” ihtiyacı binlerce yıldır hiç değişmedi. Hepimiz, kalabalıklar içinde fark edilmeyi bekleyen o “mahallenin çocuğu”yuz aslında.
Bu yazı, size eskiyi özlemle yâd etmenin ötesinde bir şey fısıldasın istiyorum: Hayat, sadece ekranların parıltısında ya da rezidansların sessiz koridorlarında akıp giden bir süreç değil. Hayat; bir başka insanın gözündeki o tanıdık ışıkta, paylaşılan bir kederde ve hesapsızca verilen bir selamda gizli.
Belki bugün, o çok güvendiğimiz dijital kalelerimizden biraz olsun dışarı sızabiliriz. Bir komşunun kapısını çalmak, bir yabancıya sadece insan olduğu için gülümsemek ya da asansörün o soğuk sessizliğini bir “nasılsın?” ile bozmak... Bunlar küçük adımlar gibi görünebilir ama ruhumuzun o çok özlediği “aidiyet” toprağına düşen ilk tohumlardır. Çünkü nihayetinde hepimiz, bizi anlayacak bir kalp ve sırtımızı yaslayacak bir omuz arıyoruz. Dünyayı daha sıcak bir yer yapmak için büyük devrimlere değil, belki de sadece o kaybettiğimiz “insan sıcaklığına” yeniden cesaret etmeye ihtiyacımız var.
Gelin, bugün o seksek çizgilerini kalbimizin üzerine yeniden çizelim. Çünkü biz, birbirimize değdikçe çoğalıyor, paylaştıkça iyileşiyoruz.