‘ Kahramanmaraş’taki hain saldırıda hayatını kaybeden tüm şehitlerimize ithaf olunur. ‘
Sabahları bizi bir serçe sesi uyandırır, güneşi doğuranın o serçe yüreği olduğunu sanırız; ama bazen hayat, o küçük kanatların taşıyamayacağı kadar ağır bir gölgeyle karşılar bizi. Yine de insan, hayata tutunabilmek için umudu diri tutar. Her zamanki rutini neyse onu yapar; demliğin buğusuna sığınır, ütülü bir gömleğin sıcaklığına güvenir, kapı eşiğinde bir "kendine iyi bak" cümlesini azık eder yanına.
Fakat o gün, Kahramanmaraş’ın üzerine doğan güneş, her zamanki gibi ısıtmıyordu sokakları. O gün, bir lise koridorunun soğuk betonuna sadece gölgeler değil, bir neslin paramparça olan güveni düştü. Serçe yüreklerinin en masum haliyle doluştuğu o sınıflarda, zamanın durduğu, kurşun kalemlerin sustuğu o saldırı günüydü...
O koridorlardaki dikey yalnızlık, bu kez soğuk bir namlunun ucundan sızdı sınıflara. Eskiden mahalle aralarında seksek çizgilerinin başında biriken o şenlikli ve birbirine değen kalabalık, şimdi steril lobi koridorlarının donuk, yankısız sessizliğine gömülmüş durumda. Çocukların birbirinin gözünün içine bakarak kurduğu o eski, yatay bağlar; yerini ekranların arkasına gizlenmiş, analiz bataklığında kaybolmuş bir yabancılaşmaya bıraktı.
İşte tam burada, Arno Gruen’in o sarsıcı uyarısı yankılanıyor zihnimizde: Empatinin yitimi.
Gruen’e göre insan, kendi içindeki acıyı ve kırılganlığı hissetme yetisini kaybettiğinde, başkasının canını da sadece bir "nesne" olarak görmeye başlar. O gün Kahramanmaraş’ta o tetiğe dokunan parmak, aslında çoktan kurumuş bir merhamet pınarının son gürültüsüydü. Kendi ruhunun derinindeki o serçe çırpınışından korkan zihin, Gruen’in tabiriyle "canlılığa karşı bir nefret" geliştirmişti. Steril koridorlar sadece binalarda değil; artık ruhlarda, kimsenin içeri sızamadığı duygudan arındırılmış soğuk odalara dönüşmüştü. Kendi canlılığına yabancılaşan bir ruh için, bir diğerinin yaşamı artık sadece bir istatistik, susturulması gereken bir gürültüydü.
Ancak o zifiri karanlığın içinde, insanlığın henüz sönmemiş o kadim meşalesi birden parlayıverdi. Gruen’in tarif ettiği o mekanik soğukluğun, o empati yoksunu yıkımın karşısında; sadece etten ve kemikten değil, safi yürekten örülmüş birer kale yükseldi. O kurşun yağmurunun altında, kendi canını bir siper gibi arkadaşlarının önüne seren o genç bedenler; aslında o an sadece sınıf arkadaşlarını değil, insanlığın onurunu da koruyorlardı. Bir serçe yüreği kadar narin ama bir dağ kadar vakur duran o çocuklar ve Ayla Öğretmen modern zamanın "önce ben" diyen analiz bataklığını, sadece bir saniyede yerle bir ettiler. Onlar, okul koridorlarında unutulan o "biz" olma duygusunu, kendi kanlarıyla yeniden yazdılar.
Fakat tüm bu büyük cümlelerin, sosyolojik analizlerin ve psikolojik çıkarımların ötesinde, içimde bir yerlerde dinmeyen o sızı duruyor. Bir yazarın ötesinde, sadece bir insan olarak şunu fısıldıyorum o sessiz koridorlara: Yine de kahraman olmanı istemezdim çocuk. Seni bir manşetin içinde devleşen bir isim olarak değil; bir okul çıkışı simidini paylaşırken, bir serçe sesiyle uyanıp sadece hayallerini kurarken görmeyi tercih ederdim. Bu çağ, seni korumayı başaramadığı için senden "kahramanlık" talep etti; oysa senin tek borcun, o narin yüreğini neşeyle çarptırmaktı. Bu yaşananlar, bu erken büyüme, bu vakitsiz veda... Hepsi kalbime çok ağır geldi.
Bir serçe yüreğinde yaşamak zordu, senin o koca yüreğini bu dünyaya sığdıramamak ise bizim en büyük yenilgimiz oldu.