Kahramanmaraş’ta 6 Şubat yaklaştığında bir şey oluyor.
Takvimlerde işaretleniyor, resmî açıklamalar yapılıyor, o günün tatil edilip edilmeyeceği konuşuluyor.
Ve insan ister istemez duruyor.
Çünkü bazı günler vardır;
dinlenme günü değildir.
Bazı tarihler vardır;
alışılacak, sıradanlaştırılacak bir tarafı yoktur.
6 Şubat bunlardan biri.
“Depremin yıl dönümü” deniyor.
Bu ifade bile bir mesafe yaratıyor.
Sanki bitmiş, tamamlanmış, geride kalmış bir şeyden söz ediyormuşuz gibi.
Oysa burada biten bir şey yok.
6 Şubat’ta tatil kararı alınması, ilk bakışta bir saygı gibi durabilir.
Ama başka bir yerden bakınca şu soruyu da beraberinde getiriyor:
Biz neyi tatil ediyoruz?
Yası mı?
Kaybı mı?
Hâlâ tamamlanmamış bir hikâyeyi mi?
Normalleşme bazen iyileştirir.
Ama bazen de üzerini örter.
Her yıl aynı cümleler, aynı mesajlar, aynı programlar…
Ve sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Sanki bu gün, takvimde işaretlenip geçilmesi gereken bir durakmış gibi.
Belki de asıl rahatsız eden budur.
Çünkü 6 Şubat hâlâ yazılan bir metin.
Sonu konmamış, cümlesi yarım kalmış bir metin.
Biz o metni kapatmaya çalıştıkça, içimizde başka bir yerden yeniden açılıyor.
Bazı acılar anılmak istemez.
Bazı acılar taşınmak ister.
Normalleştirmek, bazen “artık geçti” demenin daha kibar hâlidir.
Ama herkes için geçmedi.
Herkes için bitmedi.
Herkes için aynı yerde durmuyor.
Belki de bu yüzden 6 Şubat’ı sadece “resmî tatil” olarak görmek yerine,
bir durma hâli olarak düşünmek gerekir.
Üretmeden, acele etmeden, anlamlandırmaya zorlamadan…
Sadece durarak.
Çünkü bazı günler vardır;
alışılmaz.
Kabullenilmez.
Ve takvim yapraklarıyla küçülmez.
6 Şubat onlardan biri.
Ve bugün kendimize sormamız gereken tek soru şudur:
Biz, hâlâ yazılmakta olan bir acıyı gerçekten “yıl dönümü” ve “tatil” kelimelerinin arasına sığdırmaya razı mıyız?