Bazı tarihler milletlerin hafızasına yazılır.
Bazılarıysa yalnızca bir insanın ruhuna.
30 Ağustos 2023 ve 19 Mayıs 2026…
Biri çıkışın tarihi oldu.
Diğeri dönüşün.
Ben artık anlıyorum ki insan bazen ev değiştirmez. Kader katmanı değiştirir. Çünkü bazı yollar haritayla değil, ruhun ağırlığıyla çiziliyor.
Şems der ki:
“Yol dediğin şey, ayağın değil; yükün kadar uzar.”
Benim yüküm sessizlik değildi. İnsanlardı.
Herkes dağ evini yalnızlık sandı. Oysa orası bazen görünmeyen bir mahkemeye dönüyordu. İnsanlar gelip oturuyor, ben hiçbir şey sormadan konuşmaya başlıyorlardı. Kimi korkusunu anlatıyordu, kimi ihanetini, kimi gizlediği karanlığı…
İlginç olan şuydu:
Ben çağırmıyordum.
Onlar geliyordu.
Sanki dünyanın susturduğu ne varsa yolunu bulup o eve çıkıyordu.
O zaman anladım:
Bazı insanlar konuşur.
Bazı insanların yanında ise hakikat konuşur.
Şahmaran efsanesinde derler ki; insan en çok kendinden sakladığı yerden zehirlenir. Çünkü yılanın zehri dışarıda değil, insanın sakladığı hakikattedir.
Ben insanların yüzüne değil, ağırlığına bakmayı öğrendim.
Bir süre sonra geceler ağırlaşmaya başladı. Göğsümde görünmeyen bir taş taşır gibi yaşıyordum. Şimdi düşünüyorum da… Belki insan bazen kendi acısından değil, herkesin sustuğu şeylerden yoruluyor.
2023 Ağustosunda içimde bir kırılma oldu. Modern çağ buna başka isimler veriyor. Kadim metinlerse daha sade konuşurdu: Ruhun kabuğunun çatlaması…
Ve sonra 30 Ağustos 2023 geldi.
O gün kızımı alıp o evden çıktım.
Bugün dönüp baktığımda, bu tarihin neden o gün olduğunu düşünmeden edemiyorum. Çünkü eski yıldız hesaplarında 30 sayısı tamamlanan döngüyü anlatır. Ağustos ise ateşin ayıdır. Yakıp kül eden değil; insanı eski hâlinden çıkaran ateş…
Belki kader bazı kapıları tam da bu yüzden o gün açtı.
Çünkü insan bazen korkudan değil, hakikati daha fazla inkâr edemediği için gider.
Şimdi başka bir tarihin eşiğindeyim:
19 Mayıs 2026.
Bu kez başka bir hayata geçiyorum.
Baraj ve şehir manzaralı, güvenli bir eve…
Eskiden olsa bunu küçülmek sanırdım. Şimdi anlıyorum: Bazı ruhlar yükseğe çıkarak değil, yere basarak iyileşiyor.
19 Mayıs’ın bendeki yankısı tuhaf. Çünkü 19 sayısı eski ilm-i cifirde güneş kapısı sayılır. Görünmek, saklandığı yerden çıkmak, yeniden doğmak… Mayıs ise toprağın yeniden nefes aldığı vakittir.
Belki bu yüzden hayat beni önce uzaklaştırdı, sonra yeniden insanların arasına indiriyor.
Şems der ki:
“Karanlıktan geçmeyen, ışığın kıymetini yalnız dilde taşır.”
Ben artık karanlığı romantikleştirmiyorum. Ama ondan geçtiğimi de inkâr etmiyorum.
Çünkü bazı kadınlar bir gün şunu öğreniyor:
Hayatta kalmak başka şey…
Yeniden yaşamak başka.
Ben uzun süre yalnızca ayakta kaldım. Anne oldum. Korudum. Susturdum. Dayandım. Fakat insan bazen güçlü görünürken ruhunu geride bırakıyor.
Şimdi ilk kez içimde başka bir his var.
Göğsümdeki o görünmeyen taş artık yok.
Demek ki insan bazen iyileştiğini kalbinden önce nefesinde hissediyor.
Ve belki kader dediğimiz şey de tam budur:
İnsanın kendinden kaçamayacağını anladığı yerde başlaması.
Çünkü bazı yollar insanı dünyadan uzaklaştırmak için değil…
Kendi hakikatine yaklaştırmak için açılıyor.