Güneş çekilmiş, ışık yumuşamış, rüzgâr neredeyse nefes gibi hafif.
Ve bir anda: Havada ince, beyazımsı bir bulut hareket ediyor. Ne duman, ne sis… ama ikisinin arasında bir şey. Bilim buna basit bir isim verir: Çam poleni salınımı. Çam ağaçları, görünmeyen bir düzen içinde kendi hayat döngülerini sürdürür. Erkek kozalaklardan çıkan mikroskobik polenler, rüzgârın en hafif dokunuşuyla havaya kalkar. Sonra orman, görünmez bir göç başlatır. Ama insan sadece biyoloji görmez. İnsan, hareketin içinde anlam arar. Çünkü bazı anlar vardır ki, açıklama yetmez; anlam sızar. Mevlana’nın penceresinden bakılsa belki şöyle denirdi: “Her şey döner. Yaprak da döner, insan da döner, rüzgâr da döner. Dönen şey yok olmaz; başka bir hâle geçer.” O beyaz bulut da aslında yok olan bir şey değildir. Bir dönüşümün görünür hâlidir. Bir varlığın başka bir varlığa karışmasıdır. Şems’in ateşli diliyle bakılsa: “Gördüğün şey toz değil; ayrılığın bile dans ettiği bir hakikattir. Rüzgâr, varlığı dağıtmaz… sadece gizlediğini açığa çıkarır.” Orman o anda bir sahneye dönüşür. Oyuncu yoktur, ama hareket vardır. Müzik yoktur, ama ritim vardır. Hikmet gözüyle bakılsa: “Hiçbir zerre başıboş değildir.” Her parçacık, kâinatın ölçüsüne dahildir. Küçük görünen şey, büyük düzenin bir parçasıdır. Görünmeyen bile adaletle hareket eder. Bilim der ki: Polenler üreme için yayılır. Rüzgâr taşır. Doğa devam eder.
Ama bilim sadece “nasıl”ı açıklar.
İnsan ise “neden böyle hissettirdiğini” sorar.
O akşam ormanda olan şey şuydu:
Bir üreme döngüsü
Bir rüzgâr hareketi
Bir ekosistem süreci
Ama aynı zamanda:
Sessiz bir estetik
Görünmeyen bir koreografi
Ve insanın içine dokunan bir “hayret” hali Belki de doğa hiçbir zaman konuşmaz. Ama bazen öyle bir hareket eder ki… İnsan, sustuğunu sanırken aslında ilk kez dinlemeye başlar.