Bu yazıyı kaleme alırken çok düşündüm. Yazmalı mıyım yoksa yazmamalı mıyım fikirleri arasında boğuldum.

Yazmaya karar verdiğimde “öyle bir açıdan kaleme almalıydım ki” dedim, hem örnek ya da özendirici olmamalı hem de çocuklarımızı bekleyen tehlikelere karşı bir farkındalık oluşturmalı. Bu yüzden yazıyı okuyanlardan bir ricam var; şapkanızı önünüze koyup düşünün, çürümüş sistem ve bu tehlikeli çağda kim ne kadar suçlu ve yaşananları gerçekten objektif bir biçimde ele alabildik mi?

15 Nisan sabahı, Ayser Çalık Ortaokulu'nda neler yaşandığını hepimiz biliyoruz. Dokuz can. Sekiz çocuk, bir öğretmen. Ve karşımızda 14 yaşında bir ergen: İsa Aras Mersinli.

Olayın hemen ardından medyada beliren ilk ifadeler, “cani”, “psikopat” nitelemeleri... Bu yaftalar birer kaçış, bu çocuğu anlamaktan kaçıyoruz. Onu anlamak bir bakıma, kendimizi sorgulamak demek çünkü. Ve biz, toplum olarak bu sorgulama için henüz hazır değiliz.

Ama kaçınsak da hazır olmalıyız. Çünkü yaşadıklarımız yalnızca bir "olay" değil, bir belirtiydi. Toplumun derinlerinden yükselen, uzun zamandır bastırılmış bir acının tezahürüydü.

Kafamızı karıştıran durumlardan belki de en önemlisi, WhatsApp profilindeki o fotoğraftı. 2014'te Isla Vista'da yedi kişiyi öldüren, "incel" hareketinin sembol ismi Elliot Rodger’ın fotoğrafı… Peki bir çocuk, neden kendini bir katille özdeşleştirir? Düşündünüz mü?

Cevabın, yalnızca "internetin kötülüklerinde olmadığını düşünüyorum, asıl cevap yalnızlıkta aranmalı. Günümüzde yalnızlık, fiziksel bir yalnızlık değil; varoluşsal bir hâl. Kalabalıkların içinde, ekranların parıltısında kendini yalnız hisseden bir nesil yetişiyor. Ve hissedilen bu yalnızlık, zamanla bir boşluğa dönüşüyor. Boşluğu doldurmak için arayış içinde olanlar, her zaman iyilikle karşılaşmıyor. Bu öfkeyi kullanan odaklar var internetin karanlık dehlizlerinde.

Belki de Elliot Rodger, Mersinli için bir rol model olmadı; bir ayna oldu. Onun hikayesini öğrendiğinde "Benim gibi hisseden biri var" dedi belki de. İnternetin karanlık köşelerinde keşfettiği, bu "benzerlik" duygusu, bir yankı odasında yükselen çığlığa dönüştü. Ve çığlık, eyleme dönüştü.

Ama burada düşünmemiz gereken başka noktalarda var. Bu çocuğu "internet kurbanı" olarak görmek de kolaycılık olur. Çünkü internet, bu çocuk için yalnızca yakıt. Ateşi tutuşturan, başka sebeplere de bakmamız gerekiyor.

En önemli detaylardan biri, babanın Polis Başmüfettişi ve Emniyet Müdürü olması. Oğlunu iki aydır psikoloğa götürdüğünü söylüyor. Psikolog "tedavi gerekebilir" dediği hâlde umursamıyor uyarıyı görmezden gelip oğlunu poligona götürüyor. Silahla atış yaptırıyor.

Düşündüğümüzde bu davranışın tedavi başlamadan çocuğa zarar verdiğini anlıyoruz. Baba, oğlunun içindeki fırtınayı dindirmeye çalışmak yerine, ona fırtınayı körükleyen bir güç veriyor. Öfkesini, çaresizliğini, yalnızlığını kurşunlarla doldurabileceğini zannediyor.

Bu durum eğitimli olduğunu düşündüğümüz bir babanın çaresizliği ama aynı zamanda, bir toplumun çaresizliği. Türkiye'de erkeklik, hâlâ “güç” üzerinden devşiriliyor. Güçsüz erkek, yarım erkek olarak değerlendiriliyor. Elbette bir polis başmüfettişi gücün en somut hâliyle silahta tezahür ettiğini düşünür ve oğluna silahı kullanmayı öğretmeyi, ona "erkek olmayı" öğretmek olarak görür. Aslında, ona ölümü ve öldürmeyi öğrettiğini fark etmemiştir belki de.

Bir ev hayal edin, evde beş silah ve yedi şarjör var. Bir çocuk için bu erişim, bir bombanın fitilini eline vermekle eşdeğer. Medya, Mersinli'nin etek giydiği videoları “tuhaflık” olarak sundu. Oysa bu karelerde, tuhaflıktan ziyade bir işaret olduğunu görmemiz gerekir. Ergenlik çağında, dolayısıyla kimliğinin en kırılgan döneminde bir çocuk. Cinsel kimlik, beden ve arzu... Hepsi bir potada eriyor ve yeniden şekilleniyor.

Bir erkek çocuğunun etek giymesi, onlarca anlama gelebilir. Belki bir deneme. Belki bir protesto. Belki bir arayış. Ama ne olursa olsun, bu bir çırpınış. Anlaşılmaya, görülmeye, kabul edilmeye yönelik bir çırpınış.

Bizim toplumumuzda, bu tür çırpınışlar ya görülmez ya da patolojize edilir. "Normal" olmayan her şey, "hasta" olmakla eşdeğerdir. Hasta olanda ya tedavi edilir (yani normale döndürülür), ya da dışlanır. Mersinli, muhtemelen ikisini de yaşadı. Hem görülmedi hem de dışlandı.

Ve dışlanan her çocuk, bir gün intikamını alır. Burada dikkat etmemiz gereken asıl nokta ise intikamı, onu dışlayanlardan değil; onun gibi "güçsüz" olanlardan alır. Çünkü o, güçsüzlüğü güçlülerden öğrenmiştir.

Saldırının dürtüsel olduğunu düşündürecek herhangi bir durum yok. En ince detayına karar planlanan bir olayla karşı karşıya kaldık. Beş silah, yedi şarjör, önceden yazılmış notlar durumun böyle olduğunu açıklar nitelikte. Bu saldırı bir "patlama" değil bir operasyondu.

Saldırı sırasında 4-5 saniyede silah değiştirmesinin oyunlardaki refleks kaynaklı olduğunu söyleyenler yanılıyorlar, bu kadar rahat davranması duygularını tamamen bastırabilme yetisinin arkasında gizli. Ve dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi de bu yetinin, doğada değil, yoklukta geliştiği. Duygusal bağların zayıf olduğu, empatinin öğrenilmediği ortamlarda, çocuklar duygularını kapatmayı öğrenirler. Ve bir gün, kapattığı o duyguları, başkalarının hayatını yok ederek gün yüzüne çıkarırlar…

Bu olayın tek bir hata sonucunda gerçekleşmediğini, zincirin birçok halkasının aynı anda kırılması sonucunda ortaya çıktığını anlamamız gerekir.

Psikolog "tedavi gerekebilir" demiş, ama ne tedavisi? Ne zaman? Kim tarafından? Türkiye'de çocuk ve ergen psikiyatristi sayısı, ihtiyacın çok gerisinde. Bir çocuğun psikoloğa ulaşması bile şans işi.

Baba, oğlunun yardıma ihtiyacı olduğunu biliyor, ama yardımı onu erkekliğe götürecek olan silahta arıyor. Çocuğuna karşı kör, onu görmek anlamak istemeyen bir aile var karşımızda. Çünkü görmek sorumluluk almakla eş değer.

Okuldaki davranışlar, bilgisayardaki notlar, değişen ruh hâlleri, asosyalleşme... Hepsi bu çocuğun görülmek fark edilmek istediğine dair işaretlerdi. Ama ailelerimiz, okullarımız, öğretmenlerimiz, bu işaretleri okuyabilecek nitelikte mi?

Sonuçta "hasta" diye etiketleyip geçiştirmeyi tercih ediyoruz. "Ailesi ihmal etmiş" diyoruz, ama kendi çocuğumuzun ne hâlde olduğuna bakmıyoruz, düşünmüyoruz bile, "Okul gözlemlememiş, gözlemleyeni de görevden almışlar” diyoruz, ama kendi çocuğumuzun okuldaki davranışlarından hiç şüphe etmiyor, haksızlığa uğradığımıza inanıyoruz. Çocuklarımızın tablet ya da bilgisayar başında nelerle uğraştığını nerelere girip çıktığını bilmiyoruz. Aynayı kendimize ve çocuğumuza çevirmeyi reddediyoruz.

"Incel" kelimesi, son yıllarda internetin karanlık dehlizlerinden medyaya sıçradı. İnceli değerlendirirken, bunun yalnızca bir "ideoloji" olmadığını, bir yalnızlık ekonomisinin ürünü olduğunu bilmemiz gerekir

Günümüzde gençler, kendilerini piyasadaymış, satılan bir malmış gibi hissediyorlar. Sosyal medya, Tinder, Instagram... Her yer bir vitrin. Ve vitrinde yer alamayan, rağbet görmeyen kendini “değersiz” hissediyor. Bu his, önce öfkeye, sonra nefrete, sonra şiddete dönüşüyor.

Elliot Rodger, bu nefretin sembolü oldu. Ama sembolleşen, yalnızca o değildi; onun arkasındaki yapıydı. Bu yapı, genç erkeklerin kendilerini nasıl hissettikleri, toplumun onlardan neler beklediği ve bu beklentileri karşılayamadıklarında içine düştükleri ruh hâliydi.

Mersinli'nin profilindeki o fotoğraf, bir "kahraman" seçimi değil; bir yardım çığlığıydı. "Ben buradayım, beni gören var mı?" Ama maalesef, gören olmadı. Ve o, görünmek için en karanlık yolu seçti.

Şehrimizin okul koridorlarında hayatını kaybeden dokuz can, birer rakam değil. Her biri bir hikâye, bir hayat, bir gelecek, bir ana kuzusu. Ve bir öğretmen. Ama bu yazıyı, onların hikâyesiyle bitirmek istemiyorum. Bu yazıyı, yaşayan çocukların hikâyesiyle bitirmek istiyorum.

Çünkü İsa Aras Mersinli de bir zamanlar yaşayan bir çocuktu. Gülümseyen, oyun oynayan, hayal kuran bir çocuk. Ama bir yerde, bir şekilde, o çocuk öldü. Ve yerine, öfkeli, yalnız, kırgın bir ergen geldi.

Sorumluluk sadece onun değil. Sorumluluk, onu görmeyenlerin, duymayanların, anlamayanların. Sorumluluk, silahı evde saklayamayanların, psikoloğun uyarısını ciddiye almayanların, evde ve okulda yalnız bırakanların. Ve evet, sorumluluk bizim de. Medyanın, "cani" diye etiketleyip geçiştirenlerin, bu olayı sadece “bir gün” haberi olarak tüketenlerin.

Çünkü yarın, başka bir İsa Aras Mersinli, başka bir okul kapısında belirebilir. Ve o zaman, yine “Nasıl olur?” diye soramayız, sormamalıyız. Çünkü, cevap, gözümüzün önünde. Gölgede kalan çocuklarda. Onları görmeyi reddettiğimiz her yerde.

Belki de asıl sorulması gerek soru şudur: Karanlıkta kalan çocukları görmeye cesaret edebilecek miyiz? Yoksa yine, kolaycılığa kaçıp, "cani" diye yaftalayıp, kendi gölgelerimizden kaçmaya devam mı edeceğiz?

Yaşanan bu acı olay, bu katliam bize bir seçim sunuyor. Ya bu acıyı dönüştürür alınması gereken dersleri alırız ya da tekrar yaşarız. Seçim bizim!