Vatandaş marketten aldığı ekmeğe, cebindeki telefona, deposuna doldurduğu akaryakıta yüksek ÖTV ve KDV öderken, aynı günlerde İstanbul Finans Merkezi için yabancı sermayeli şirketlere transit ticaretten tam muafiyet, 20 yıl boyunca yurt dışı kazançlardan yüzde 95-100 indirim ve nitelikli yabancı personele özel vergi istisnaları sunuluyor. Bu tablo, insana ister istemez Osmanlı’nın son dönemindeki kapitülasyonları hatırlatıyor.
Osmanlı’da yabancı tüccarlara verilen imtiyazlar başlangıçta masum görünüyordu. Zamanla yabancı düşük gümrükle mal sokarken, yerli esnaf ve tüccar ağır iç vergiler altında ezildi. Yerli üretim geriledi, hazine gelir kaybederken ekonomik bağımlılık arttı. Bugün o kadar dramatik bir dayatma yok; teşvikler hükümetin kendi kararıyla, belirli bir bölge ve süre için getiriliyor. Amaç da açık: Körfez’den ve Dubai’den kayan sermayeyi, çok uluslu şirketlerin bölgesel yönetim merkezlerini İstanbul’a çekmek. Teoride mantıklı; Singapur, İrlanda, Dubai gibi merkezler benzer yollarla büyüdü.
Fakat işin can sıkıcı tarafı, içerideki görüntüyle dışarıdaki vaadin oluşturduğu keskin çelişki.
Son yıllarda yerli sermaye önemli ölçüde yurt dışına yöneldi. Borç yükü, kur riski, öngörülemeyen düzenlemeler ve genel belirsizlik nedeniyle birçok iş insanı yatırımlarını veya kazançlarını dışarı taşıyor. Hükümet de bunu görmüş olacak ki, son açıklamalarda yurt dışındaki para, altın ve menkul kıymetlerin düşük vergiyle Türkiye’ye getirilmesi için yeni varlık barışı düzenlemesi duyuruldu. Yani bir yandan “dışarıdakini çağırıyoruz” deniyor, diğer yandan içeride kalanların kaçışını durdurmak için ayrı teşvikler gerekiyor.
Daha çarpıcı olanı ise bazı yerli sermaye gruplarına yönelik operasyonlar. Geçen yıl Can Holding’e düzenlenen soruşturmada Habertürk, Show TV ve aralarında 121 şirketin mal varlıklarına el konuldu, TMSF’deki şirketlere kayyum atandı. Bir tarafta yabancıya 20 yıllık vergi cenneti vaadi, diğer tarafta yerli holdinge kayyum ve el koyma… Bu ikili manzara, sermayeye “yabancı olmak avantajlı, yerli olmak riskli” mesajı veriyor.
Vergi sistemimizin temel sorunu da burada düğümleniyor. Vergilerin büyük kısmı dolaylı; yani ÖTV, KDV gibi tüketim vergileri. Bu yapı düşük ve orta gelirli vatandaşı orantısız biçimde eziyor. Büyük ölçekli şirketler ise istisna, muafiyet ve indirimlerle yüklerini hafifletebiliyor. Yabancı sermayeye sunulan ayrıcalıklar bu adaletsizliği daha da görünür kılıyor.
Tarihten alınacak ders basit: Seçici imtiyazlar kısa vadede para çekebilir ama uzun vadede yerli ekonomiyi rekabette geride bırakırsa, vergi tabanını daraltır ve toplumsal güveni zedeler. Osmanlı’da yabancı lehine oluşan eşitsizlik yerli üretimi zayıflatmıştı. Bugün de aynı tehlike var. Teşvikler somut yatırım, istihdam ve teknoloji transferi getirmezse, sadece geçici ve uçucu sermaye için vergi peşkeşi olur.
Çözüm, kapitülasyon benzeri ayrıcalıklar üretmek değil. Dolaylı vergileri düşürüp doğrudan vergileri adil ve geniş tabanlı hale getirmek, kaçakçılığı önlemek, bütün teşvikleri net performans kriterlerine bağlamak gerekiyor. Hukuk güvenliğini ve öngörülebilirliği artırmak da şart. Yerli sermaye ülkeyi terk etmesin diye ayrı varlık barışı çıkarmak yerine, herkesin güvendiği bir yatırım iklimi yaratmak daha kalıcı olur.
Aksi takdirde, vatandaşın cep telefonundan alınan yüksek ÖTV ile finanse edilen yabancı sermaye cazibesi, hukuksuzluk ve güvensizlik nedeniyle yerli sermayenin yurt dışına kaçışını durduramayacaktır. Adalet ve öngörülebilirlik olmadan ne yabancı sermaye kalıcı olarak gelir, ne de yerli sermaye ülkede kalır. Tarih tekerrür etmesin istiyorsak, herkese eşit mesafede duran, adil bir vergi ve yatırım iklimi yaratmak zorundayız.