Bir süredir Türkiye siyasetine baktığımda aklıma hep aynı soru geliyor: Farkında olmadan Lübnan'ın geçtiği yola mı sürükleniyoruz?

Lübnan denince çoğumuzun aklına ekonomik ve İsrail ile yapılan savaşlar gelir. Oysa asıl mesele ekonomiden önce siyasetin kimlikler üzerinden kurulmasıydı. Lübnan 1920'den itibaren Fransız mandası altında "böl ve yönet" stratejisiyle yönetildi. 1932 nüfus sayımıyla mezhepsel kotalar siyasi sistemin temeline yerleştirildi: Maruni Cumhurbaşkanı, Sünni Başbakan, Şii Meclis Başkanı... Böylece insanlar vatandaş olmaktan çıktı; mezheplerin, etnik grupların ve cemaatlerin üyelerine dönüştü. Herkes kendi mahallesine çekildi. 1975'te başlayan 15 yıllık iç savaşta Beyrut doğu-batı olarak ikiye bölündüğünde, "mahalle" artık sadece bir coğrafya değil, bir kimlik zırhı haline gelmişti.

Türkiye'de de buna benzer bir tablo oluşturulmaya çalışıldığı kanaatindeyim.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP genel başkanı olduğu yıllarda birçok kişi onu bir siyasi liderden çok Alevilerin temsilcisi gibi göstermeye çalışıldı. Şimdi yeniden CHP’nin başına getirildi. Abdullah Öcalan yıllardır yalnızca bir örgüt lideri olarak değil, bütün Kürtlerin sözcüsü gibi sunuluyor. Devlet Bahçeli bütün Türk milliyetçilerinin, Recep Tayyip Erdoğan ise bütün muhafazakârların ve Sünnilerin doğal temsilcisi kabul ediliyor.

Ben bu bakış açısının ülkemiz açısından tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Türkiye'nin gerçeği bundan çok daha karmaşık. Her Kürt aynı düşüncede değil. Her Alevi aynı siyasi tercihi yapmıyor. Her muhafazakârın veya milliyetçinin dünyaya bakışı birbirinden farklı.

Fakat siyaset kimliklere sıkıştıkça insanlar da birbirine yabancılaşıyor. Bir süre sonra ne söylendiği değil, kimin söylediği önem kazanıyor. Tartışmalar fikirler arasında değil, kimlikler arasında yaşanıyor. Lübnan'da da tam olarak böyle oldu. 1989 Taif Anlaşması savaşı bitirdi ama mezhepsel kotaları kaldırmadı. Sadece güç dengesini değiştirdi. Sonuç? Liyakat yerine "mezhep sadakati" ile işleyen bir devlet; 2019'da çöken ekonomi; 2020'de Beyrut Limanı'nda patlayan çürümüşlük.

Beni endişelendiren nokta da burası.

Bu ülkenin en büyük gücü farklılıklarını tek bir vatandaşlık çatısı altında tutabilmesiydi. Lübnan da bir zamanlar böyleydi. Ama vatandaşlık, mezhep kartına indirgendiğinde ortaya çıkan manzara hiç kimsenin arzu edeceği bir manzara olmadı. Eğer insanlar önce mezheplerini, etnik kökenlerini ve siyasi kamplarını hatırlamaya başlar; Türkiye'yi ikinci sıraya koyarsa aynı kaderi paylaşabiliriz.

Belki de bugün sormamız gereken asıl soru şudur:

Türkiye'yi kim Lübnanlaştırmak istiyor?

Yoksa biz, farkına varmadan, kendi elimizle mi Lübnanlaşıyoruz?