MISSOURI’DEN BUGÜNE

Oltadaki Balık mı, Stratejik Ortak mı?

İttifaklar güvenlik sağlayabilir. Ancak her ittifak, taraflar arasındaki güç dengesini ortadan kaldırmaz.

Türkiye NATO’ya girmişti.

Ankara artık dünyanın en büyük askerî ittifakının bir parçasıydı. Sovyet tehdidinin gölgesinde bu üyelik, Türkiye açısından önemli bir güvenlik güvencesi anlamına geliyordu.

Ancak yeni dönemde sorulacak soru artık farklıydı:

Bu ittifak gerçekten eşitler arasında kurulmuş bir ortaklık mıydı?

Yoksa Türkiye, küresel güç mücadelesinin stratejik bir unsuru hâline mi gelmişti?

Bu soru, sonraki yıllarda Türk-Amerikan ilişkilerinin en çok tartışılan başlıklarından biri olacaktı.

Amerikan Üsleri ve Yeni Güvenlik Mimarisi

NATO üyeliğinin ardından Türkiye’nin jeostratejik önemi daha da arttı.

Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, Soğuk Savaş boyunca Batı dünyasının Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturduğu savunma hattının en önemli ülkelerinden biri hâline geldi.

Bu süreçte Türkiye’nin farklı bölgelerinde askerî tesisler, radar üsleri ve dinleme merkezleri kuruldu.

Özellikle Adana’daki İncirlik Hava Üssü, zaman içinde Türk-Amerikan ilişkilerinin sembollerinden biri hâline geldi. 1955 yılında kullanıma açılan üs, yalnızca Türkiye açısından değil, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO açısından da kritik bir stratejik merkez olarak değerlendirildi.

Soğuk Savaş boyunca Türkiye, Batı savunma sisteminin güneydoğu kanadındaki en önemli cephe ülkelerinden biri oldu.

Destekleyenler, bu askerî iş birliğinin Türkiye’nin savunma kapasitesini güçlendirdiğini savunuyordu.

Eleştirenler ise yabancı askerî varlığın uzun vadede egemenlik tartışmalarını beraberinde getirdiğini ileri sürüyordu.

Tartışma bugün de sürüyor.

Ancak tartışılmayan bir gerçek var:

Türkiye’nin Soğuk Savaş yıllarındaki stratejik önemi, Türk-Amerikan ilişkilerinin doğasını derinden etkiledi.

Bir Anlatı, Bir Benzetme: “Olta ve Balık”

Türk-Amerikan ilişkileri tartışılırken yıllar içinde hafızalara yerleşen çok sayıda anlatı ortaya çıktı.

Bunlardan biri de dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’a atfedilen ve kamuoyunda “olta ve balık” benzetmesi olarak bilinen anlatıdır.

Türk-Amerikan ilişkilerine eleştirel yaklaşan çevrelerde uzun yıllardır aktarılan bu anlatıya göre Dulles, Kongre’de yaptığı bir konuşmada Türkiye’yi bir oltaya takılmış balığa benzetmişti.

Ancak bu sözlerin tam olarak hangi tarihte, hangi oturumda ve hangi ifadelerle dile getirildiği konusunda tarihçiler arasında görüş birliği bulunmamaktadır.

Buna rağmen söz konusu benzetme, Türk-Amerikan ilişkilerindeki güç dengesine yönelik eleştirilerin sembollerinden biri hâline gelmiştir.

Çünkü mesele yalnızca bir benzetme değildir.

Asıl mesele şudur:

Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki gerçekten eşitler arasında kurulmuş bir stratejik ortaklık mıydı?

Yoksa taraflardan birinin diğerine göre çok daha belirleyici olduğu asimetrik bir ilişki miydi?

Bu sorular, sonraki yıllarda yaşanacak gelişmelerle daha da görünür hâle gelecekti.

Johnson Mektubu: Müttefikliğin Sınırları

1964 yılına gelindiğinde Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler ilk büyük sınavlarından birini verecekti.

Kıbrıs’ta Türk toplumuna yönelik saldırıların artması üzerine Ankara, adaya askerî müdahale seçeneğini ciddi biçimde değerlendirmeye başladı.

Ancak 5 Haziran 1964’te Washington’dan gelen bir mektup, Türkiye’de uzun yıllar unutulmayacak bir kırılmaya yol açtı.

ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta, Türkiye’nin Kıbrıs’a tek taraflı müdahalesine karşı çıkılıyor; ayrıca olası bir Sovyet müdahalesi durumunda NATO’nun Türkiye’yi savunmak zorunda olmayabileceği ima ediliyordu.

Mektup Ankara’da adeta soğuk duş etkisi yarattı.

Çünkü Türkiye, NATO üyeliğinin sağladığı güvenlik şemsiyesinin koşulsuz olduğunu düşünüyordu.

Johnson Mektubu bu varsayımı derinden sarstı.

Belki de ilk kez geniş toplum kesimleri şu soruyu yüksek sesle sormaya başladı:

Müttefiklik ne anlama geliyordu?

Ve müttefiklik, ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda hangi noktada sona eriyordu?

Johnson Mektubu yalnızca diplomatik bir yazışma değildi.

Türkiye’nin Batı ittifakıyla ilişkilerine bakışında da önemli bir kırılma noktasıydı.

Yıllar sonra İsmet İnönü’nün söylediği aktarılmış olan şu söz, tam da bu ruh hâlini yansıtacaktı:

“Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır.”

Bu söz, yalnızca bir tepki değil; aynı zamanda Türk dış politikasında başlayacak yeni arayışların da habercisiydi.

Soğuk Savaş yılları boyunca Türkiye yalnızca jeopolitik bir müttefik değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin en kritik cephe ülkelerinden biri oldu.

Bu nedenle Türkiye’de yaşanan askerî müdahaleler ve siyasal kırılmalar da uzun yıllardır tartışma konusu olmayı sürdürüyor.

27 Mayıs’tan 12 Mart’a, 12 Eylül’den sonraki gelişmelere kadar uzanan süreçte şu soru hep soruldu:

Türkiye’deki darbeler yalnızca iç dinamiklerin ürünü müydü?

Yoksa Soğuk Savaş’ın küresel dengeleri ve dış aktörlerin tercihleri de bu süreçlerde etkili oldu mu?

Bu sorunun kesin ve tek bir cevabı yok.

Ancak tarih bize şunu gösteriyor:

Uluslararası sistemde stratejik öneme sahip ülkelerde iç siyasal gelişmeler çoğu zaman yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz.

Belki de asıl soru şudur:

Bir ülke dış desteğe ihtiyaç duyduğu ölçüde, o desteğin siyasal maliyetlerinden tamamen bağımsız kalabilir mi?

Uluslararası ilişkilerde devletler arasında kalıcı dostluklar değil, kalıcı çıkarlar vardır.

Bu nedenle dün vazgeçilmez görülen aktörler, değişen koşullar içinde gözden çıkarılabilir.

Tarih, yalnızca devletlerin değil, liderlerin de çoğu zaman bu sert gerçekle yüzleştiğini göstermektedir.

Belki de Johnson Mektubu’nun Türkiye’ye bıraktığı en önemli miras şuydu:

Hiçbir ülke dış politikasını yalnızca müttefiklerinin iyi niyetine emanet edemezdi.

Çünkü uluslararası ilişkilerde kalıcı olan dostluklar değil, çıkarlardı.

Ve çıkarlar değiştiğinde, en güçlü ittifaklar bile yeniden sorgulanabilirdi.

Geçmişin bıraktığı sorular bazen onlarca yıl boyunca yaşamaya devam eder.

Ve bir toplum, ancak kendi tarihini soğukkanlılıkla okuyabildiği ölçüde geleceğini özgürce kurabilir.

Dipnotlar

  1. Türkiye’nin NATO’ya üyelik sonrası stratejik konumu ve Soğuk Savaş’taki rolü için bkz. William Hale, Turkish Foreign Policy Since 1774, Routledge, 2013.
  2. Türkiye’deki Amerikan askerî varlığı, üsler ve Soğuk Savaş dönemi güvenlik mimarisi konusunda bkz. Oral Sander, Türk-Amerikan İlişkileri (1947-1964), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları.
  3. İncirlik Hava Üssü’nün kuruluşu ve stratejik önemi hakkında bkz. Philip Robins, Suits and Uniforms: Turkish Foreign Policy Since the Cold War, Hurst Publishers, 2003.
  4. Türk-Amerikan ilişkilerinde güç dengesi tartışmaları için bkz. Baskın Oran (Ed.), Türk Dış Politikası, Cilt I-II, İletişim Yayınları.
  5. John Foster Dulles’a atfedilen “olta ve balık” benzetmesi, Türkiye’de uzun yıllardır çeşitli siyasal ve entelektüel çevrelerde aktarılan bir anlatıdır. Ancak söz konusu ifadelerin tam olarak hangi tarih ve bağlamda kullanıldığı konusunda birincil tarihsel kaynaklar arasında görüş birliği bulunmamaktadır. Bu nedenle metinde, anlatının tartışmalı niteliği özellikle belirtilmiştir.
  6. Johnson Mektubu’nun tam metni ve tarihsel bağlamı için bkz. George S. Harris, Troubled Alliance: Turkish-American Problems in Historical Perspective, 1945-1971, American Enterprise Institute, 1972.
  7. Johnson Mektubu’nun Türk dış politikası üzerindeki etkileri konusunda ayrıca bkz. Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Kaynak Yayınları.
  8. İsmet İnönü’ye atfedilen “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır” sözü, Johnson Mektubu sonrasında Türk siyasal tarihinde sıkça alıntılanan ifadeler arasında yer almaktadır. Sözün farklı versiyonları literatürde bulunmaktadır.
  9. Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde güvenlik, bağımsızlık ve dış politika tercihleri arasındaki ilişki için bkz. Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, Timaş Yayınları.

Yazarın Notu

Bu bölümde kullanılan tarihsel bilgiler, akademik çalışmalar, resmî belgeler ve tarih yazımında yaygın kabul gören kaynaklar temel alınarak hazırlanmıştır. Tartışmalı anlatılar ile doğrulanmış tarihsel olguların ayrıştırılmasına özen gösterilmiştir.