MISSOURI’DEN BUGÜNE
Yeni Bir Dünya mı, Eski Güçlerin Yeni Mücadelesi mi?
Vildan Çelik
Bazı soruların cevabı tarih kitaplarında değil, henüz yazılmamış sayfalarda saklıdır.
Missouri’nin İstanbul Boğazı’na gelişinin üzerinden seksen yıl geçti.
Aradan geçen seksen yılda dünya defalarca değişti.
İmparatorluklar çöktü.
Duvarlar yıkıldı.
Yeni devletler kuruldu.
Yeni ittifaklar ortaya çıktı.
Ancak büyük güçler arasındaki rekabet hiçbir zaman sona ermedi.
Yalnızca biçim değiştirdi.
Bugün dünya yeniden tarihsel bir kırılma döneminden geçiyor.
Bir tarafta yükselen Çin.
Diğer tarafta küresel etkisini yeniden tahkim etmeye çalışan Amerika Birleşik Devletleri.
Ukrayna savaşıyla birlikte yeniden sertleşen Batı-Rusya ilişkileri.
Orta Doğu’da süren çatışmalar.
Enerji hatları.
Ticaret koridorları.
Siber güvenlik.
Yapay zekâ rekabeti.
Bütün bu gelişmeler, uluslararası sistemin yeni bir dönüşüm süreci içinde olduğunu gösteriyor.
Peki bu gerçekten yeni bir dünya düzeni mi?
Yoksa eski güç mücadelelerinin yeni araçlarla sürdürülmesinden mi ibaret?
Belki de bugün sorulması gereken en önemli soru budur.
Ve Türkiye?
Türkiye bu büyük dönüşümün neresinde duruyor?
Çünkü Türkiye, tarih boyunca olduğu gibi bugün de büyük güç mücadelelerinin kesişim noktasında bulunuyor.
Karadeniz…
Kafkasya…
Akdeniz…
Orta Doğu…
Enerji hatları…
Göç yolları…
Ve küresel ticaret koridorları…
Bütün bu başlıklar, Türkiye’nin jeopolitik önemini korumaya devam ettiğini gösteriyor.
Belki de Missouri’den bugüne uzanan seksen yıllık hikâyenin bizi getirdiği yer tam da burasıdır:
Türkiye, değişen dünya düzeni içinde kendi rotasını çizebilecek mi?
Tek Kutuplu Dünyanın Sonu mu?
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından geçen yıllar boyunca Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası sistemin tartışmasız en güçlü aktörü olarak öne çıktı.
Birçok araştırmacı bu dönemi “tek kutuplu dünya” olarak tanımladı.
Ancak son yıllarda küresel dengeler yeniden değişmeye başladı.
Çin’in ekonomik, teknolojik ve askerî yükselişi, Rusya’nın yeniden küresel siyasette etkin rol üstlenme çabası ve BRICS ülkelerinin artan etkisi, uluslararası sistemin geleceğine ilişkin yeni tartışmaları beraberinde getirdi.
Bugün birçok uzman, dünyanın giderek çok kutuplu bir yapıya doğru evrildiğini savunuyor.
Diğer uzmanlar ise Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî, ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü büyük ölçüde koruduğunu belirterek bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor.
Ancak üzerinde geniş ölçüde uzlaşılan temel gerçek şudur:
Dünya yeni bir güç mücadelesi dönemine girmiş durumda.
Ve bu mücadele yalnızca askerî alanlarda yaşanmıyor.
Teknoloji…
Enerji…
Yapay zekâ…
Ticaret yolları…
Nadir toprak elementleri…
Uzay çalışmaları…
Bugünün rekabet alanları artık çok daha geniş.
Özellikle yapay zekâ, yarı iletken teknolojileri ve enerji koridorları, yirmi birinci yüzyılın jeopolitik mücadelesinin merkezinde yer alıyor.
Çünkü artık yalnızca topraklara değil; verilere, teknolojilere ve stratejik altyapılara da hâkim olmak gerekiyor.
Bir başka ifadeyle, büyük güçler arasındaki rekabet sona ermedi.
Yalnızca cephe değiştirdi.
Belki de bugün sorulması gereken soru şudur:
Türkiye, bu yeni güç mücadelesinde nasıl bir konum alacak?
NATO Yeni Bir Yol Ayrımında mı?
NATO, artan jeopolitik gerilimler, iç görüş ayrılıkları ve değişen güvenlik tehditleri nedeniyle bugün kritik bir yol ayrımında bulunuyor.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından NATO’nun geleceği uzun yıllar boyunca tartışıldı.
Sovyet tehdidi ortadan kalkmıştı.
Ancak ittifak dağılmadı.
Tam tersine genişledi.
Doğu Avrupa ülkeleri NATO’ya katıldı.
İttifakın görev alanı yalnızca Avrupa savunmasıyla sınırlı kalmadı; terörizm, siber güvenlik, enerji güvenliği ve bölgesel krizler de NATO’nun gündemine girdi.
2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna savaşı ise NATO’nun varlığına ilişkin tartışmaları yeniden şekillendirdi.
Birçok uzman, savaşın ardından NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönemde hiç olmadığı kadar yeniden önem kazandığını savunuyor.
Öte yandan savaş, Avrupa’nın kendi savunma kapasitesi konusundaki tartışmaları da hızlandırdı.
Son yıllarda ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirileri, ittifak içindeki görüş ayrılıklarını daha görünür hâle getirdi.
Trump, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırmaları gerektiğini sık sık dile getirirken, NATO’nun yük paylaşımı konusunu ittifakın geleceği açısından temel meselelerden biri olarak değerlendirdi.
Bu açıklamalar, yalnızca Avrupa başkentlerinde değil, Ankara’da da dikkatle takip edildi.
Çünkü Türkiye, NATO’nun en büyük ordularından birine sahip olmasının yanı sıra, Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında yer alan stratejik bir müttefik olmayı sürdürüyor.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’de yapılması planlanan NATO zirvesi de, ittifakın geleceğine ilişkin tartışmalar açısından önemli bir dönüm noktası olabilir.
Zirvede yalnızca savunma politikalarının değil, değişen küresel dengelerin, yeni tehdit algılarının ve ittifakın geleceğinin de tartışılması bekleniyor.
Belki de bugün asıl soru şudur:
NATO, değişen dünya düzenine uyum sağlayabilecek mi?
Yoksa dünya, yeni güvenlik mimarilerinin şekillendiği farklı bir döneme mi giriyor?
Bu soruların kesin cevapları henüz bilinmiyor.
Ancak kesin olan bir gerçek var:
Dünya yeniden büyük bir dönüşüm sürecinden geçiyor.
Ve Türkiye, bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor.
Bu nedenle NATO’nun geleceği yalnızca askerî kapasite ya da ittifak içi dengelerle değil, aynı zamanda değişen küresel güç dağılımına ne ölçüde uyum sağlayabildiğiyle belirlenecek. Eğer NATO bu dönüşümü doğru okuyup kendini yenileyebilirse, yalnızca varlığını sürdürmekle kalmayacak, aynı zamanda yeni dünya düzeninin şekillenmesinde de belirleyici bir rol oynayacaktır. Aksi takdirde, tarih sahnesinde etkisini yitiren birçok ittifak gibi, yerini yeni güvenlik arayışlarına bırakma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Orta Doğu Yeniden Şekillenirken: İbrahim Anlaşmaları ve Yeni İttifak Arayışları
İbrahim Anlaşmaları ve bunları izleyen yeni ittifak girişimleri, Orta Doğu’daki güç dengelerini köklü biçimde dönüştürerek bölgesel rekabetin eksenini yeniden tanımlamaktadır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Orta Doğu, küresel güç mücadelelerinin en önemli sahalarından biri olmayı sürdürdü.
Irak savaşları…
Arap Baharı…
Suriye iç savaşı…
Gazze’de yaşanan çatışmalar…
Ve İran ile İsrail arasında giderek artan gerilim…
Bölge, son otuz yılda çok sayıda kırılmaya sahne oldu.
Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, Orta Doğu’da yeni bir jeopolitik denklem kurulmakta olduğuna işaret ediyor.
2020 yılında imzalanan İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında diplomatik ilişkilerin normalleşmesini sağladı. Kısa süre sonra Fas ve Sudan da bu sürece dahil oldu.
Destekleyenler bu süreci bölgesel istikrar açısından önemli bir adım olarak değerlendirirken, eleştirenler ise bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olarak görüyor.
Ancak üzerinde görüş birliği bulunan temel gerçek şudur:
Orta Doğu yeniden şekilleniyor.
Ve bu dönüşüm yalnızca bölge ülkelerini değil, Türkiye’yi de doğrudan etkiliyor.
Belki de bugün sorulması gereken soru şudur:
Türkiye, yeniden şekillenen Orta Doğu’da yalnızca gelişmeleri izleyen bir aktör mü olacak?
Yoksa yeni bölgesel dengelerin oluşumunda belirleyici bir rol mü üstlenecek?
Türkiye Kendi Rotasını Çizebilecek mi?
Missouri’den bugüne uzanan seksen yıllık hikâye bize açık bir gerçeği hatırlatıyor:
İttifaklar, dostluklar ve küresel dengeler değişebilir, ancak bir devletin güvenlik kaygıları, bağımsızlık arayışı ve ulusal çıkarları kalıcıdır.
Bu nedenle asıl mesele, değişen dünyada savrulmadan yönünü tayin edebilmektir.
Türkiye’nin önündeki temel sınav da tam olarak budur:
Kendi önceliklerini net biçimde tanımlayabilen, bu öncelikleri destekleyecek kapasiteyi güçlendiren ve değişen dengeler karşısında kendi rotasını kararlılıkla çizebilen bir ülke olmak.
Çünkü tarih tamamlanmış bir hikâye değildir; her kuşak kendi sorularını yeniden sorar ve bu sorulara verilen cevaplar, bir ülkenin geleceğini belirler.
Artık mesele yalnızca doğru soruları sormak değil, bu sorulara cesur ve tutarlı cevaplar verebilmektir.
Türkiye ya başkalarının çizdiği rotalarda ilerlemeye devam edecek ya da kendi yolunu belirleyerek geleceğini şekillendirecektir.
Tercih açıktır ve zaman daralıyor:
Kendi rotasını çizmek artık bir seçenek değil, bir zorunluluktur.
Çünkü bazı gemiler limandan ayrılır.
Ama gölgesi uzun yıllar bir ülkenin üzerine düşmeye devam eder.
Dipnotlar
1. Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin dönüşümü ve tek kutuplu dünya tartışmaları için bkz. The Grand Chessboard; ayrıca bkz. The Post-American World.
2. Çin’in yükselişi, çok kutupluluk ve küresel güç rekabeti üzerine bkz. Destined for War; ayrıca bkz. The New Map.
3. BRICS ülkelerinin uluslararası sistemdeki rolü konusunda bkz. BRICS zirve bildirileri ve uluslararası ilişkiler literatürü.
4. NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönüşümü ve genişleme süreci için bkz. NATO Stratejik Konsept Belgeleri (1999, 2010 ve 2022).
5. Rusya-Ukrayna savaşı ve Avrupa güvenlik mimarisine etkileri konusunda bkz. NATO resmî açıklamaları; ayrıca bkz. Council on Foreign Relations raporları.
6. ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’ya ilişkin açıklamaları ve yük paylaşımı tartışmaları için bkz. NATO zirve bildirileri, resmî konuşmalar ve uluslararası ilişkiler literatürü.
7. İbrahim Anlaşmaları ve Orta Doğu’da değişen güvenlik dengeleri konusunda bkz. Abraham Accords metinleri; ayrıca bkz. Brookings Institution ve Carnegie Endowment for International Peace analizleri.
8. Orta Doğu’da bölgesel güvenlik mimarisi, İran-İsrail rekabeti ve enerji koridorları üzerine bkz. International Crisis Group raporları.
9. Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı ve çok yönlü dış politikası için bkz. Stratejik Derinlik; ayrıca bkz. Turkish Foreign Policy Since 1774.
10. Türkiye’nin jeopolitik konumu ve dış politika yönelimleri konusunda bkz. Türk Dış Politikası; ayrıca çeşitli akademik makaleler ve stratejik araştırma raporları.
Yazarın Notu
Bu bölümde yer alan değerlendirmeler; akademik çalışmalar, uluslararası kuruluş raporları, resmî belgeler ve güncel jeopolitik analizler dikkate alınarak hazırlanmıştır. Geleceğe ilişkin öngörüler ve değerlendirmeler farklı uzman görüşlerini içerebildiğinden, tartışmalı alanlarda kesin hükümlerden kaçınılmış, farklı yaklaşımların varlığına dikkat çekilmiştir.