MISSOURI’DEN BUGÜNE

Yeni Dünya Düzeni, NATO ve Türkiye

Vildan Çelik

Bazı duvarlar yıkıldığında yalnızca sınırlar değil, bütün dengeler değişir.

1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında yalnızca bir devlet çökmemişti.

Yaklaşık yarım yüzyıl boyunca dünyayı şekillendiren iki kutuplu sistem de sona ermişti.

Soğuk Savaş bitmişti.

Peki şimdi ne olacaktı?

Batı dünyasının en büyük güvenlik örgütü olan NATO, varlığını nasıl sürdürecekti?

Sovyet tehdidi ortadan kalkmıştı.

Ancak ittifak dağılmadı.

Aksine yeni görevler üstlenerek genişlemeye devam etti.

Terörizm…

Bölgesel çatışmalar…

Enerji güvenliği…

Siber tehditler…

NATO, Soğuk Savaş sonrası dönemde kendisine yeni misyonlar tanımlamaya başladı.

Türkiye açısından da yeni bir dönem başlıyordu.

Çünkü Türkiye artık yalnızca Sovyetler Birliği’ne karşı bir cephe ülkesi değildi.

Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Karadeniz’e uzanan geniş coğrafyada kritik bir aktör hâline gelmişti.

Ancak yeni dünya düzeni beraberinde yeni krizleri de getirdi.

1991 Körfez Savaşı…

2003 Irak Savaşı…

Suriye iç savaşı…

Ve terörle mücadele ekseninde yaşanan görüş ayrılıkları…

Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler zaman zaman stratejik ortaklık söylemiyle tanımlansa da, sahadaki gelişmeler çoğu zaman iki ülkenin önceliklerinin farklılaştığını gösteriyordu.

Özellikle Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, Ankara ile Washington arasında yeni güven bunalımlarının ortaya çıkmasına neden oldu.

Bir dönem Sovyet tehdidi iki ülkeyi birbirine yaklaştırmıştı.

Şimdi ise bölgesel krizler, ittifakın sınırlarını yeniden test ediyordu.

Belki de artık sorulması gereken soru şuydu:

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkinin temelini oluşturan unsur neydi?

Ortak değerler mi?

Ortak tehditler mi?

Yoksa değişen koşullara göre yeniden tanımlanan ortak çıkarlar mı?

Bu sorunun cevabı, önümüzdeki yıllarda yaşanacak gelişmelerle daha da karmaşık hâle gelecekti.

Irak’tan Suriye’ye: Aynı İttifak İçinde Farklı Öncelikler

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler yeni bir sınavla karşı karşıya kaldı.

1991 Körfez Savaşı, bu sürecin ilk önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında oluşan yeni bölgesel tablo, Türkiye’nin güvenlik algısını doğrudan etkiledi.

Ancak asıl kırılma 2003 yılında yaşandı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgal planı kapsamında Türk topraklarının kullanılmasını öngören 1 Mart Tezkeresi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmedi.

Bu karar, Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirildi.

Çünkü ilk kez Türkiye, Washington’ın bölgesel stratejisine açık biçimde mesafe koyuyordu.

Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkilerde son yirmi yıl, büyük ölçüde AK Parti iktidarı döneminde şekillendi.

Ancak bu dönemde yaşanan gelişmelerin önemli bir bölümü, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başlayan yeni uluslararası düzenin devamı niteliğindeydi.

AK Parti iktidarı, bir yandan Amerika Birleşik Devletleri ile stratejik ortaklık söylemini sürdürürken, diğer yandan özellikle Irak, Suriye, terörle mücadele, savunma sanayii ve bölgesel politikalar konusunda zaman zaman Washington ile ciddi görüş ayrılıkları yaşadı.

İlerleyen yıllarda Suriye iç savaşı iki ülke arasındaki görüş ayrılıklarını daha da derinleştirdi.

Özellikle terörle mücadele konusunda ortaya çıkan farklı yaklaşımlar, karşılıklı güven sorununu artırdı.

Ankara, sınır güvenliği ve ulusal güvenlik kaygılarını öncelikli görürken; Washington, bölgesel stratejileri doğrultusunda farklı aktörlerle iş birliği geliştirdi.

FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in iadesi tartışmaları, S-400 krizi ve yaptırım tartışmaları ilişkilerde yeni gerilim alanları yarattı.

Buna rağmen Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri, NATO müttefiki olarak iş birliğini tamamen sona erdirmedi.

Bu durum, Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihsel niteliğine ilişkin eski bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu:

İki ülke arasındaki ilişkiler ne tamamen kopabiliyor ne de bütünüyle sorunsuz bir ortaklığa dönüşebiliyordu.

Belki de ilk kez geniş toplum kesimleri şu soruyu sormaya başladı:

Aynı ittifak içinde yer alan ülkeler, aynı tehditleri aynı şekilde algılamak zorunda mıydı?

Ve daha da önemlisi:

Ortak tehdit algısı ortadan kalktığında, ittifaklar hangi temeller üzerinde ayakta kalabilirdi?

NATO’nun Dönüşümü ve Yeni Güvenlik Arayışları

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından NATO’nun varlığı da yoğun biçimde tartışılmaya başlandı.

Çünkü ittifakın kuruluş gerekçesini oluşturan temel tehdit ortadan kalkmıştı.

Ancak NATO dağılmadı.

Aksine genişledi.

Doğu Avrupa ülkeleri ittifaka katıldı.

NATO’nun görev alanı coğrafi olarak genişlerken, güvenlik anlayışı da değişmeye başladı.

Artık yalnızca devletler arası savaşlar değil;

Terörizm…

Siber saldırılar…

Enerji güvenliği…

Göç hareketleri…

Ve bölgesel istikrarsızlıklar da güvenlik kavramının parçası hâline gelmişti.

11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında NATO tarihinde ilk kez ittifakın kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesi işletildi.

Afganistan operasyonu, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönemde üstlendiği yeni rolün sembolü oldu.

Ancak zaman içinde ittifak içinde görüş ayrılıkları da görünür hâle geldi.

Özellikle Orta Doğu politikaları, savunma harcamaları ve yeni tehdit algıları konusunda üye ülkeler arasında farklı yaklaşımlar ortaya çıktı.

Son yıllarda ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirileri de bu tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Trump, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırmaları gerektiğini sık sık dile getirirken, NATO’nun yük paylaşımı konusunu ittifakın geleceği açısından temel meselelerden biri olarak gördü.

Bu açıklamalar, yalnızca Avrupa’da değil, Türkiye’de de şu sorunun yeniden sorulmasına neden oldu:

NATO, değişen dünya düzenine uyum sağlayabilecek mi?

Yoksa dünya yeni güvenlik mimarilerine mi hazırlanıyor?

Bu tartışmalar sürerken Orta Doğu’da yeni bölgesel ittifak arayışları da dikkat çekmeye başladı.

Özellikle son yıllarda gündeme gelen İbrahim Anlaşmaları, yalnızca diplomatik normalleşme girişimi olarak değil, bazı çevreler tarafından yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin temelleri olarak da değerlendirildi.

İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında imzalanan bu anlaşmaların uzun vadede nasıl bir güvenlik düzeni doğuracağı ise henüz netlik kazanmış değil.

Kimi uzmanlar, bölgede NATO benzeri yeni güvenlik yapılanmalarının tartışılabileceğini öne sürerken, kimi uzmanlar bu değerlendirmelerin henüz erken olduğu görüşünü savunuyor.

Ancak kesin olan bir gerçek var:

Orta Doğu yeniden şekilleniyor.

Ve Türkiye, bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor.

Türkiye, NATO ve Yeni Dünya Düzeninde Kendi Rotasını Çizebilir mi?

Tarih boyunca devletlerin kaderini yalnızca liderler, ideolojiler ya da ittifaklar belirlemedi.

Coğrafya da belirledi.

Ve coğrafya değişmiyor.

Missouri’nin İstanbul’a gelişinden bu yana seksen yıl geçti.

Dünya değişti.

Sınırlar değişti.

İttifaklar değişti.

Tehdit algıları değişti.

Ancak Türkiye’nin bulunduğu coğrafya değişmedi.

Türkiye bugün de Avrupa, Asya, Karadeniz, Kafkasya, Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında yer alıyor.

Bu nedenle Türkiye’nin güvenlik kaygıları, dış politika tercihleri ve uluslararası ilişkileri yalnızca bugünün koşullarıyla açıklanamaz.

Geçmişin izleri, bugünün kararlarını etkilemeye devam ediyor.

Belki de Missouri’den bugüne uzanan seksen yıllık hikâyenin en önemli dersi de budur:

İttifaklar değişebilir.

Dostluklar değişebilir.

Küresel dengeler değişebilir.

Ancak ulusal çıkarlar, bağımsızlık arayışı ve güvenlik ihtiyacı varlığını sürdürür.

Ve belki de asıl mesele, değişen dünya düzeni içinde Türkiye’nin kendi rotasını ne ölçüde çizebildiğidir.

Önümüzdeki bölümde, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte değişen küresel dengelerin Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü ve yeni dünya düzeninin Türkiye açısından ne ifade ettiğini ele alacağız.

Dipnotlar

  1. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin dönüşümü için bkz. The Grand Chessboard; ayrıca bkz. Diplomacy.
  2. NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönüşümü ve genişleme süreci konusunda bkz. NATO in the New Europe; ayrıca bkz. NATO resmî stratejik konsept belgeleri.
  3. 1991 Körfez Savaşı’nın Türkiye’ye etkileri için bkz. Turkish Foreign Policy Since 1774.
  4. 1 Mart 2003 Tezkeresi ve Türk-Amerikan ilişkilerine etkileri konusunda bkz. Türk Dış Politikası, Cilt II.
  5. AK Parti dönemi dış politikası, Irak ve Suriye krizleri üzerine bkz. Strategic Depth; ayrıca bkz. Turkey and the West: Faultlines in a Troubled Alliance.
  6. FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in iadesi, S-400 krizi ve yaptırım tartışmaları konusunda bkz. Turkey’s New Geopolitics; ayrıca çeşitli akademik makaleler ve resmî açıklamalar.
  7. NATO’nun 11 Eylül sonrası dönüşümü ve Afganistan operasyonu için bkz. NATO resmî internet sitesi ve stratejik konsept belgeleri.
  8. ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’ya ilişkin açıklamaları, savunma harcamaları ve yük paylaşımı tartışmaları için bkz. resmî konuşmalar, NATO zirve bildirileri ve uluslararası ilişkiler literatürü.
  9. Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları) ve Orta Doğu’da yeni güvenlik mimarisi tartışmaları için bkz. Council on Foreign Relations raporları; ayrıca bölgesel güvenlik üzerine akademik çalışmalar.
  10. Türkiye’nin jeopolitik konumu ve dış politika tercihleri konusunda bkz. Stratejik Derinlik; ayrıca bkz. Türk Dış Politikası.

Yazarın Notu

Bu bölümde yer alan değerlendirmeler, akademik çalışmalar, resmî belgeler ve uluslararası ilişkiler literatüründe yaygın kabul gören analizler temel alınarak hazırlanmıştır. Güncel gelişmeler ve geleceğe ilişkin değerlendirmeler farklı uzman görüşlerini içerebileceğinden, tartışmalı alanlarda kesin hükümlerden kaçınılmış, farklı yaklaşımların varlığına dikkat çekilmiştir.