Devlet Bahçeli, Mayıs 2026’da Abdullah Öcalan’a “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” gibi bir statü verilmesini önerdi.

Mahkumiyetinin devam edeceğini, bunun PKK’nın feshi ve silahların bırakılması için bir araç olduğunu söyledi. “Statü açığı varsa Türkiye Cumhuriyeti lehine kullanılır” vurgusu yaptı. Ancak bu teklif, kısa süre önce “Cumhurbaşkanına Kürt ve Alevi yardımcılar” tartışmasıyla birleşince, Türkiye’de büyük bir tedirginlik yarattı. Ülkeyi adım adım Lübnanlaşma sürecine sürükleme riski bir kez daha gözler önüne serildi.

Lübnanlaşma, merkezi devletin zayıfladığı, toplumun etnik ve mezhepsel kimlikler üzerinden parçalandığı, silahlı veya yarı özerk yapıların devlet otoritesini gölgelediği bir felaketin adıdır. Lübnan’da yaşanan iç savaş sonrası mezhep temelli güç paylaşımı, ülkeyi yıllarca istikrarsızlığa, dış müdahalelere ve çöküşe mahkûm etti. Bizde de ortak vatandaşlık yerine “Kürt, Alevi, Türk” gibi ayrımların öne çıkarılması, “özel statü” ve “koordinatörlük” gibi adımların atılması aynı tehlikeli yola girildiğinin işaretleridir. Bahçeli’nin Öcalan’a statü önerisi ile kimlik temelli yardımcı tartışmaları, maalesef bu kaygıları haklı çıkarıyor. Merkezi otoriteyi eritmek, terör örgütüyle pazarlık masasına oturmak ve toplumu kimliklere göre bölmek, Türkiye’yi Lübnan’a benzetmenin en kestirme yoludur.

Bu tartışmayı yaparken PKK’nın 40 yılı aşkın kanlı sicilini bir kenara koyamayız. 1978’de Abdullah Öcalan’ın önderliğinde kurulan örgüt, 1984’te Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla silahlı eylemlere başladı. O günden beri Türkiye’ye kan kusturdu: Binlerce sivil katliamı, öğretmen cinayetleri, köy baskınları…

1987’de Pınarcık’ta 30 sivil, çoğunluğu kadın ve çocuk, katledildi. 1990 Çevrimli’de 27 sivil can verdi. 1993 Başbağlar’da 33 köylü kurşuna dizilip evleri yakıldı. On binlerce insan öldü; güvenlik görevlileri, siviller, yetimler, dullar… Milyonlarca vatandaşın yüreğinde derin yaralar açıldı. Öcalan, örgütün kurucusu ve elebaşı olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. “Bebek katili” sıfatı, bu ülkede hâlâ milyonlarca insanın hafızasında capcanlı duruyor. Böylesine ağır bir geçmişe sahip birine resmi bir “koordinatörlük” statüsü vermek, terör mağdurlarının acısına bir kez daha tuz basmak demektir.

Hatırlayalım: 2013-2015 arasında “Çözüm Süreci” diye bir dönem yaşadık. İmralı’dan mesajlar okundu, ateşkes denildi, umutlar yeşertildi. Sonuç? Ceylanpınar, Suruç, Ankara katliamları ve terörün yeniden alevlenmesi… O süreç birçokları tarafından “İhanet Süreci” olarak nitelendirildi ve büyük bir güven kaybına yol açtı. Bugün Bahçeli’nin statü önerisi, aynı tehlikeli zeminde ilerliyor gibi görünüyor. Tarih tekerrür ediyor; “statü” ve “koordinatörlük” adımları, kısa sürede meşrulaştırma algısına ve Lübnanlaşma dinamiklerinin hızlanmasına dönüşebilir.

Hukuki açıdan bakıldığında da işler karışık. Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesi çok net: İşlenmiş bir suçu veya suçluyu alenen övmek, kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlike yaratırsa suçtur. Bahçeli’nin sözleri doğrudan kahramanlaştırma içermiyor olabilir ama resmi bir statü atfetmek, birçok vatandaş tarafından suçluyu meşrulaştırma olarak algılanır. Yargı elbette bağlamı ve niyeti değerlendirir; fakat Öcalan’ın sicili ve kamuoyundaki derin yara düşünüldüğünde, bu adım hem hukuki hem vicdani açıdan büyük risk taşıyor.

Türkiye terör belasından kurtulmak istiyorsa, duygusal jestlerden, kimlik temelli pazarlıklardan ve Lübnanlaşma tuzağından uzak durmak zorundadır. PKK’nın kanlı tarihi hafızalardan silinemez, terör mağdurlarının acısı hiçe sayılamaz. Herhangi bir “statü” tartışması ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, milli birlik ve ortak vatandaşlık zemininde ele alınmalıdır. Aksi takdirde, iyi niyet maskesi altındaki adımlar devletin otoritesini eritir, toplumsal barışı dinamitler ve yeni acılar doğurur.

Tarih tekerrür etmemelidir. Terörsüz, birlik ve bütünlük içinde bir Türkiye için hukuktan, millî bekadan ve adaletten taviz verilmemelidir.