MISSOURI’DEN BUGÜNE

Bir İttifak Nasıl Kuruldu?

Bazı ilişkiler bir günde kurulmaz. Ama bazen bir gün, uzun yıllar sürecek ilişkilerin başlangıcı olur.

USS Missouri İstanbul Boğazı’ndan ayrıldığında geride yalnızca bir savaş gemisinin izi kalmamıştı.

Türkiye’nin dış politika rotası da yavaş yavaş değişmeye başlamıştı.

1946’da İstanbul’a gelen Amerikan zırhlısı, aslında yeni bir dönemin habercisiydi.

Çünkü savaş sonrası dünya artık iki kutba ayrılıyordu.

Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri…

Diğer tarafta Sovyetler Birliği…

Ve Türkiye, tarih boyunca olduğu gibi yine coğrafyasının ağırlığını omuzlarında hissediyordu.

Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerindeki talepleri ve Kars ile Ardahan’a ilişkin iddiaları Ankara’nın güvenlik kaygılarını derinleştiriyordu.

Türkiye’nin önünde zorlu bir tercih vardı:

Ya tek başına kalacak…

Ya da kendisine güçlü müttefikler arayacaktı.

Ankara’nın tercihi ikinci seçenek oldu.

Ancak bu tercih bir gecede yapılmadı.

Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki yerini alması, birkaç yıl içinde adım adım inşa edilen uzun bir sürecin sonucuydu.

Truman Doktrini: Amerika’nın Yeni Dünyası

1947 yılına gelindiğinde dünya artık savaşın yaralarını sarmaya çalışıyordu. Ancak savaşın bıraktığı enkazın altında yeni bir çatışmanın ayak sesleri duyuluyordu.

İngiltere, uzun yıllardır Doğu Akdeniz’de ve Orta Doğu’da sürdürdüğü etkisini devam ettirecek ekonomik ve askerî güce artık sahip değildi. Savaş, İngiliz ekonomisini derinden sarsmıştı.

Londra yönetimi, Türkiye ve Yunanistan’a sağladığı ekonomik ve askerî desteği sürdüremeyeceğini Washington’a bildirdi.

Bu gelişme yalnızca iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele değildi.

Çünkü Amerika Birleşik Devletleri açısından Türkiye ve Yunanistan, Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’e inmesini engelleyecek stratejik hattın en önemli parçalarıydı.

12 Mart 1947’de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman, Kongre’de yaptığı konuşmayla tarihe geçecek yeni bir dış politika anlayışını ilan etti.

Daha sonra “Truman Doktrini” olarak anılacak bu politika, Amerika’nın Sovyet yayılmasını durdurmak amacıyla dünyanın farklı bölgelerinde ekonomik ve askerî destek sağlamasını öngörüyordu.

Truman konuşmasında, “Silahlı azınlıkların ya da dış baskıların boyunduruğu altına girmeye direnen özgür halkları desteklemek Amerika Birleşik Devletleri’nin politikası olmalıdır.” diyordu.

Bu sözler, yalnızca Türkiye ve Yunanistan’a yapılacak yardımların değil, Soğuk Savaş boyunca izlenecek Amerikan dış politikasının da temelini oluşturdu.

Washington kısa süre sonra Türkiye ve Yunanistan’a toplam 400 milyon dolarlık yardım yapılmasını kararlaştırdı. Bunun 100 milyon dolarlık bölümü Türkiye’ye ayrılmıştı.

Ankara, uzun süredir hissettiği yalnızlığın ardından ilk kez büyük bir uluslararası desteği açık biçimde yanında görüyordu.

Fakat tarih bize şunu gösterir:

Uluslararası ilişkilerde karşılıksız dostluklar nadirdir.

Truman Doktrini ile birlikte Türkiye, dış politikasında giderek daha belirgin biçimde Batı eksenine yaklaşmaya başladı.

Ancak her desteğin bir karşılığı vardı.

Yardım mı, Stratejik Ortaklık mı?

Truman Doktrini ile başlayan süreç, kısa süre içinde ekonomik bir boyut da kazandı.

1948 yılında yürürlüğe giren Marshall Planı, savaşın yıkıma uğrattığı Avrupa ekonomilerini yeniden ayağa kaldırmayı amaçlıyordu. Amerika Birleşik Devletleri, bu plan çerçevesinde Avrupa ülkelerine milyarlarca dolarlık ekonomik yardım sağladı.

Türkiye de bu yardımlardan yararlanan ülkeler arasında yer aldı.

Resmî söyleme göre amaç açıktı:

Savaşın yaralarını sarmak, ekonomik kalkınmayı desteklemek ve Sovyet etkisinin yayılmasını önlemek.

Gerçekten de Türkiye, bu dönemde önemli miktarda ekonomik ve teknik yardım aldı. 1948-1952 yılları arasında Türkiye’ye yaklaşık 350 milyon dolar tutarında yardım sağlandı. Bu kaynakların önemli bir bölümü tarım ve ulaştırma sektörlerine yönlendirildi.

Tarımda makineleşme hızlandı. Örneğin 1948’de yaklaşık 1.700 olan traktör sayısı, birkaç yıl içinde on binleri buldu. Bu durum üretim kapasitesini artırırken, küçük üreticilerin rekabet gücünü zorlayan yeni bir yapıyı da beraberinde getirdi. Kısa vadede verimlilik arttı; uzun vadede ise kırsal nüfusun çözülmesi ve kentlere göç hızlandı.

Karayolları yatırımları ön plana çıktı. Marshall yardımlarıyla asfalt yol yapımı teşvik edildi ve 1950’lerde karayolu ağı hızla genişledi. Bu tercih ticaretin gelişmesine katkı sağladı ancak demiryolu yatırımlarının geri planda kalmasına yol açtı. İlerleyen yıllarda bu tercih, enerji bağımlılığı ve ulaşım maliyetleri açısından sıkça eleştirilecekti.

Amerikan uzmanları farklı alanlarda Türkiye’de çalışmaya başladı. Tarım tekniklerinden kamu yönetimine kadar birçok alanda danışmanlık yapıldı. Tarımda ürün deseninin değiştirilmesi ve ihracata yönelik üretimin teşvik edilmesi önerildi. Bu yaklaşım, Türkiye ekonomisinin dış pazarlara daha açık hâle gelmesinin önünü açtı.

Ancak yapılan yardımlar yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmadı.

Türkiye’nin üretim modeli, ulaşım tercihleri ve kalkınma anlayışı da değişmeye başladı.

Kimi araştırmacılara göre Marshall yardımları Türkiye’nin kalkınmasına önemli katkılar sağladı.

Kimi araştırmacılara göre ise bu süreç, Türkiye’nin ekonomik tercihlerini dış etkilere daha açık hâle getirdi.

Tartışma bugün de devam ediyor.

Fakat tartışılmayan bir gerçek var:

Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki artık yalnızca diplomatik bir ilişki olmaktan çıkmıştı.

Ekonomi…

Güvenlik…

Tarım…

Sanayi…

Ulaşım…

Eğitim…

İki ülke arasındaki temas giderek derinleşiyordu.

Ancak ilişkiler derinleştikçe yeni sorular da ortaya çıkıyordu.

Türkiye gerçekten yalnızca yardım mı alıyordu?

Yoksa yeni bir uluslararası güvenlik ve ekonomi sisteminin parçası mı oluyordu?

Batı ittifakına yaklaşmak, Türkiye’nin bağımsız hareket alanını genişletecek miydi?

Yoksa zamanla yeni bağımlılık ilişkileri mi doğuracaktı?

Kore: Uzak Bir Savaşın Yakın Sonuçları

1950 yazında Kore Yarımadası’nda başlayan savaş, Ankara’ya binlerce kilometre uzaktaydı.

Ancak alınacak bir karar, Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecekti.

Türkiye, savaşın başlamasından kısa süre sonra Birleşmiş Milletler çağrısına olumlu yanıt verdi.

Dönemin Demokrat Parti hükümeti Kore’ye asker gönderme kararı aldı.

Bu karar uzun yıllar boyunca siyasi ve hukuki açıdan tartışıldı.

Resmî açıklamalara göre amaç, uluslararası barışa katkı sağlamaktı.

Ancak Ankara’nın bir başka hedefi daha vardı:

Batı ittifakı içinde yer alma konusundaki kararlılığını göstermek.

Türk askerleri Kore’de ağır çatışmalara katıldı.

Yüzlerce asker hayatını kaybetti.

Binlercesi yaralandı.

Kore’de verilen bu sınav, Batılı müttefiklerin dikkatinden kaçmadı.

Bazı tarihçilere göre Türkiye’nin Kore’deki tutumu, NATO üyeliğinin önündeki siyasi engellerin aşılmasında önemli rol oynadı.

Ve sonunda beklenen karar geldi.

NATO’nun Kapısı Açılıyor

18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan resmen NATO’ya üye oldu.

Ankara açısından bu gelişme yalnızca askerî bir ittifaka katılmak anlamına gelmiyordu.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana sürdürülen Batılılaşma arayışı, ilk kez kurumsal bir güvenlik şemsiyesiyle buluşuyordu.

Sovyet tehdidinin yoğun biçimde hissedildiği bir dönemde NATO üyeliği, Türkiye’de büyük ölçüde güvenlik garantisi olarak görüldü.

Türkiye artık yalnız değildi.

Ancak her yeni ittifak, beraberinde yeni tartışmaları da getiriyordu.

NATO üyeliği Türkiye’nin güvenliğini güçlendirmiş miydi?

Kuşkusuz evet.

Peki bu yakınlaşma, Türkiye’nin dış politikadaki hareket alanını nasıl etkileyecekti?

Türkiye artık eşit bir ortak mıydı?

Yoksa büyük bir küresel stratejinin vazgeçilmez ama sınırlı hareket alanına sahip bir parçası mıydı? Bu sorular önümüzdeki yıllarda daha sık sorulacaktı.

Ve belki de Türkiye-Amerika ilişkilerinin en tartışmalı yönü tam da burada ortaya çıkacaktı.

Ama tarih, ittifakların da kendi sorularını beraberinde getirdiğini gösterecekti. İttifaklar yalnızca ortak hedeflerle değil, kriz anlarında verilen tepkilerle de sınanırdı.

Bir sonraki bölümde; NATO üyeliğinin ardından Türk-Amerikan ilişkilerinin nasıl şekillendiğini, İncirlik Üssü’nün kuruluşunu, Soğuk Savaş’ın Türkiye’ye yansımalarını, 27 Mayıs darbesinden Johnson Mektubu’na uzanan kırılma noktalarını ve müttefiklik kavramının hangi sınavlardan geçtiğini tarihsel belgeler ışığında ele alacağız.

Çünkü bazen bir ittifakın gerçek gücü, en çok ilk büyük anlaşmazlıkta ortaya çıkar.

Dipnotlar

1. Harry S. Truman’ın 12 Mart 1947 tarihinde ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma için bkz. Public Papers of the Presidents: Harry S. Truman, 1947, U.S. GovernmentPrinting Office.

2. Truman Doktrini’nin tarihsel arka planı için bkz. Oral Sander, Türk-Amerikan İlişkileri (1947-1964), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları.

3. Türkiye ve Yunanistan’a yapılan yardım miktarları konusunda bkz. Bruce R. Kuniholm, The Origins of the Cold War in the Near East: Great Power Conflict and Diplomacyin Iran, Turkey and Greece, Princeton University Press, 1980.

4. Marshall Planı’nın genel çerçevesi için bkz. Michael J. Hogan, The Marshall Plan: America, Britain and the Reconstruction of Western Europe, 1947-1952, Cambridge University Press, 1987.

5. Marshall yardımlarının Türkiye ekonomisine etkileri konusunda bkz. Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009, İmge Kitabevi Yayınları.

6. Türkiye’de tarımda makineleşme ve traktörleşme süreci için bkz. Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

7. Kore Savaşı’na Türk askerinin gönderilmesi ve savaşın siyasi sonuçları için bkz. William Hale, Turkish Foreign Policy Since 1774, Routledge, 2013.

8. Kore Savaşı’ndaki Türk kayıpları ve askerî faaliyetler için bkz. Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı (ATASE) yayınları.

9. Türkiye’nin NATO üyeliği süreci için bkz. Baskın Oran (Ed.), Türk Dış Politikası, Cilt I, İletişim Yayınları.

10. Türkiye’nin Soğuk Savaş yıllarında Batı ittifakına yönelişi konusunda ayrıca bkz. Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Kaynak Yayınları.

Yazarın Notu

Bu bölümde yer alan değerlendirmeler, tarihsel belgeler, akademik çalışmalar ve dönemin resmî kayıtları esas alınarak hazırlanmıştır. Tartışmalı yorumlar ile doğrulanmış tarihsel olgular birbirinden ayrılmaya özen gösterilmiştir.