Bir bankada on yıl geçirdim. Yapı Kredi’de. Orada “içerisi” dediğimiz o paralel dünyada, ahlakın adeta sıfırlandığını, liyakatin ise sistematik olarak erozyona uğradığını gördüm. Resmi prosedürlerde her bankada olduğu gibi etik olmayan ilişkiler yasaktı; ancak pratikte bu gri alan, adeta teşvik edilen bir kültüre dönüşmüştü. Ego ve fantezi, insanın olduğu her yerde var olsa da, burada kurumsal bir yapıya bürünerek, hakikati ve emeği gölgede bırakıyordu.
Makam ve etiket, bu sistemin en keskin araçlarından biriydi. Ünvanlarını, pozisyonlarını ve statülerini kullananlar, yataktaki nefsani arzularını çalışma hayatına da taşıyor, ekmeği için çalışanlara, aynı beklentilerle yaklaşıyordu. Kişisel hırslar, ilişkiler ve fanteziler, performansın, dürüstlüğün ve emeğin önüne geçiyordu. Liyakat değil, yakınlık ve oyunun kurallarına uymak belirleyici oluyordu. Bu zehirli dinamik, hakkını arayan, kurallara sadık kalan, sessizce işini yapan ahlaklı çalışanları adım adım eziyordu: terfiler gecikiyor, maaş zammı hakkı elinden alınıyor, nihayetinde ekmekleri tehlikeye giriyordu.
Ben bunu on yıl boyunca yaşadım. Ahlaklı kalmak, bedel ödemek demekti. Özellikle 6 Şubat Kahramanmaraş depremi sonrası… Kurum, birçok çalışana destek oldu, tayinler yapıldı, yanlarında duruldu. Fakat benim o en zor, en kırılgan anımda, “fırsat bu fırsat” mantığıyla yoluma son verildi. Depremin yarattığı kaos ve travma, bazıları için bir ayrılık vesilesi olurken, ben ciddi zarar gördüm ve hiçbir karşılığını alamadım. Direnişin ve dirilişin bedeli ağırdı.
Dahası, performans sistemi de bu oyunun parçası haline gelmişti. Karne puanlarım yüksek olmasına rağmen, özellikle tek başıma performans görüşmesine alınıyordum. Bölge müdürü ve insan kaynakları tarafından, ortada hiçbir somut sebep yokken performansımın düşük olduğuna inandırılmaya çalışılıyordum. Beynimle oynandığını hissettiğim o görüşmeler, aslında bir prosedürden ibaret değildi; iki kez tekrarlandıktan sonra işten çıkarmaların zeminini hazırlıyordu. İyi puanlara rağmen bu manipülasyon, sistemin ahlaklı çalışanları nasıl ayrıştırdığını gösteriyordu. Vicdan ve gerçeklik, kurumsal mekanizmaların gölgesinde eziliyordu.
Peki denetim nerede duruyordu? Etik kuruluna, insan kaynaklarına ve sendikaya her türlü şikayette bulundum. Gördüm ki bu mekanizmalar da bankanın elindeydi. Banka ne isterse, onlar da onu yapıyordu. Bu kurumlar ne için para alıyor? Etiket ve ünvan olsun diye mi varlar? Gerçek bir koruma, adalet ve denetim sunmaları gerekirken, maalesef sistemin bir parçası haline geliyorlardı. Bu durum, mağduriyetleri derinleştiriyor, sesleri kısıyordu. Yukarıdakilerin bundan haberi yok mu, yoksa umursamıyorlar mı? İkisi de aynı kapıya çıkıyor: Sessizlik, onay anlamına geliyor.
Gerçekleri konuşmak bile bedel gerektiriyor. Koskoca Yapı Kredi’de Rahmi Koç’un başına gelen o tatlı fıkra olayı gibi… Bir fıkra anlatılmış, ortalık karışmıştı. Bazıları alınırken, bazıları “sorun yok” demişti. Bence o fıkrada hiçbir sorun yoktu. Ama asıl gerçekleri konuştuğumuzda, insanları kim tutacak? Ben yaşadıklarımı, bu sistemin yarattığı sessiz çığlığı dile getiriyorum. Ekmeğimden oldum, ama dirilişimi kendi ellerimle gerçekleştirdim.
Bu sadece bir bankanın meselesi değil. Ülkemizin pek çok kurumunda ego, fantezi ve makam gücü, meritokrasiyi yutuyor. İnsanlar “ben” dedikçe “biz” ve “hak” geriliyor. Denetim mekanizmaları işlevsizleşince, toplum olarak hepimiz kaybediyoruz. Uzun vadede yetenekli, temiz kalpli insanlar uzaklaşıyor; geriye kısa vadeli oyunlar oynayanlar kalıyor. Bu çürüme, kurumları da, toplumu da zayıflatıyor.
Zihin Koçu olarak, bu tür sistemlerde en büyük şifanın farkındalık ve sınır koymak olduğunu görüyorum. Ego oyunlarına dahil olmamak, kendi değerlerimizi korumak ve mümkünse o değerleri kurumlara taşıyacak cesareti göstermek… Diriliş, tam da burada başlıyor. Ahlaklı kalmak kolay değil; bedeli ağır. Ama vicdanın huzuru, hiçbir makamın veremeyeceği en değerli hazinedir.
Ben bugün o on yılın, deprem travmasının, performans manipülasyonlarının, şikayet yollarının tıkanıklığının ve gerçeklerin tecrübesiyle şunu söylüyorum: Kimse ekmeğini ego ve fanteziye kurban etmesin. Hakkını aramaktan vazgeçmesin. Kurumlar değişmezse, temiz kalpler başka mecralara akar ve akmalıdır da. Çünkü adalet, eninde sonunda kendi yolunu bulur. Vicdanın sesini dinleyebileceğimiz, emeğimizin karşılığını alabileceğimiz, denetim mekanizmalarının gerçekten işlediği bir çalışma hayatı hepimizin hakkı.
Ahlak sıfırlandığında her şey sıfırlanır. Diriliş ise, farkındalıkla başlar.
Demet Sarıkatipoğlu
1⁰.Â.ĞÐṢ̌.8ⁿ