Kimilerine göre çok hızlı, kimilerine göre ise çok yavaş geçen zamanın getirip götürdüklerini saymak ve sıralamak gerçekten zordur. Benzerliklerden çok ayrılıklar ve farklılıklar taşıyan zaman süreci, adeta bir “değişik tablolar sergisi” gibidir. İnsanı mutlu eden, üzen, düşündüren ve kimi zaman duraksamalar içinde bırakan olaylar, oluşumlar ve gelişmeler; olumlu ya da olumsuz yönleriyle yaşamımızı etkilemektedir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün doğal yansımaları olan bu durumlar, sonuçları ne olursa olsun hayatı kimi zaman aydınlatmakta, kimi zaman da gölgelemektedir.
Zamanın soyut bir kavram olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Ancak kazanılması, kaybedilmesi ve nasıl değerlendirildiği açısından bakıldığında, yaşamımızın en önemli unsurlarından biri olduğu açıktır. Varlığımızın en doğal parçası olan zamanın değerini, yaşamımıza kattıklarıyla ölçeriz. Zamanı değerli kılan ise geride iz bırakan değerler ve unutulmaz kişiliklerdir.
Son zamanlarda televizyon ekranlarında sıkça bilim insanlarını, siyasetçileri ve eğitimcileri görüyoruz. Elbette bu kişiler yeni ortaya çıkmış değiller; her zaman vardılar. Ancak özellikle son yıllarda bilim insanlarını hemen her gün ekranlarda görmek mümkün hale geldi. Bazıları birçok televizyon kanalının vazgeçilmez konuğu olmuş durumda.
Ne var ki bilim insanlarının önemli bir bölümü, kendi uzmanlık alanlarından çok siyasi konular üzerine konuşuyor. Kimi zaman saatlerce süren tartışmalarda, toplumun gerçek sorunlarından uzak konular ele alınıyor. Evet, dünya olarak virüs tehdidini yeniden yaşıyoruz. Uzmanlar hatırlatma aşılarının yapılmasını tavsiye ediyor. Ancak bu süreci fırsata çeviren bazı isimleri de sık sık televizyon ekranlarında görmeye başladık. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu kadar önemli ve saygın bilim insanlarının asıl görevi her gün televizyonlara çıkıp siyaset yapmak mıdır?
Üniversitelerin temel görevlerinden biri de ülke ekonomisine katkı sağlamak ve kendilerine emanet edilen gençleri ülkeye yararlı bireyler olarak yetiştirmektir.
Bugün hâlâ ekonomik ve siyasi sorunlarla karşı karşıyayız. Bu sorunların üstesinden nasıl gelineceği konusunda dar kalıplar yerine geniş perspektiflerle düşünülmeli, uzun vadeli ve kalıcı çözümler üretilmelidir. Ancak ne yazık ki bu konular yeterince konuşulmuyor.
Eleştirmek ve eleştirilmek demokrasinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Demokrasi bir açıklık rejimidir. Aynı zamanda hoşgörü ve tahammül gerektirir. Konumu ve yetkisi ne olursa olsun herkes, bu ülkeye hizmet etmekle yükümlü olduğunu unutmamalıdır. Hiçbir seçilmiş ya da atanmış kişi milletten üstün değildir. Gerektiğinde hesap vermekten kaçmamalı, kaçamaz da.
Kuşkusuz her eleştiri haklı olmadığı gibi, her eleştiren de suçlu değildir. Özellikle tarafgirlik ve duygusallık, eleştirinin inandırıcılığına gölge düşürür. Yapıcı bir eleştiri, olumlu yönleri görmezden gelmemeli; eksiklikleri dile getirirken doğruları da teslim etmelidir. Aksi halde etkisini ve güvenilirliğini kaybeder.
Milli İrade Meydanı’nda bayramlaşma programı gerçekleştirildi. Programa katılımın oldukça yüksek olduğu görüldü. İlimizin önde gelen isimleri, çeşitli televizyon ve medya kuruluşlarına bayramın anlam ve önemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Ancak dikkat çeken bir başka konu da muhalefet partilerinin programda yer almamasıydı. Bayramlaşma töreninde il başkanı, iktidar partisi milletvekilleri, belediye başkanları ile il ve ilçe teşkilatlarının yöneticileri hazır bulundu. Muhalefet partilerinden ise hiçbir temsilcinin katılmaması dikkat çekti.
Eğer davet edilmelerine rağmen programa katılmadılarsa bu onların eksikliği olarak değerlendirilebilir. Ancak davet edilmediklerini ifade ederlerse, bu durumda sorumluluk organizasyonu düzenleyenlere ait olacaktır.
Siyasi partiler demokrasinin temel unsurlarındandır. Muhalefetin olmadığı yerde gerçek anlamda demokrasiden söz etmek mümkün değildir.
Siyasi çekişmeler, sorunlara popülist yaklaşımlar ve günü kurtarmaya yönelik politikalar; çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye çalışan ülkemize zaman, kaynak ve güç kaybettirmektedir.