Amerika Kürtleri Gerçekten Sattı mı?

Suriye tartışması her defasında aynı soruya dönüyor:

Amerika Kürtleri sattı mı?

Bu soru çoğu zaman duygusal bir ihanet anlatısının içine sıkışıyor. Oysa sahadaki tablo, bu basit sorunun çok ötesinde, daha derin ve daha rahatsız edici bir gerçeğe işaret ediyor. Asıl mesele, kimin satıldığı değil; Suriye’de kurulan düzenle neyin amaçlandığı?

Bölgede uzun süredir dile getirilen bir görüş var: ABD’nin Irak ve Suriye’de izlediği politikalar, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, IŞİD’in ortaya çıkışını ve güçlenmesini mümkün kıldı. İşgal sonrası yaratılan otorite boşlukları, kontrolsüz alanlar ve vekâlet savaşları, radikal yapılar için verimli bir zemin sundu. Bu nedenle IŞİD, birçok bölgesel aktör tarafından bağımsız bir örgütten ziyade, yönetilen bir kaos unsuru olarak okundu.

Bugün “IŞİD bitti” deniyor. Ancak sahadaki uygulamalara bakıldığında bu iddianın ne kadar ikna edici olduğu tartışmalı. Suriye’de güvenlik politikalarının niteliği, muhalefete yaklaşım biçimi ve katı merkeziyetçilik, bazı analizlerde radikal yapıların devletleşmiş bir formu olarak değerlendiriliyor. Bu noktada şu soru kaçınılmaz hâle geliyor:

IŞİD gerçekten ortadan mı kalktı, yoksa biçim mi değiştirdi?

ABD’nin Suriye’deki tutumu bu soruyu daha da karmaşıklaştırıyor. Washington, askeri varlığını azaltırken sahayı bütünüyle terk etmiyor. Son dönemde ABD’nin, Suriye’de SDG kontrolündeki hapishanelerde tutulan binlerce IŞİD mensubunu Irak’a, kendi güvenliği altında bulunan bölgelere taşıma planı açıklaması, bu karmaşayı derinleştirdi. Yıllarca SDG’yi eğiten, donatan ve IŞİD’le mücadelede ana ortak olarak sunan ABD’nin bu hamlesi, sahadaki ittifakların ne kadar geçici olduğunu bir kez daha gösterdi.

Bu gelişmelerin ardından bölgede giderek daha sık dile getirilen bir başka okuma var:

İran’ı çevrelemeyi hedefleyen, Sünni eksenli bir baskı hattı oluşturuluyor.

Bu, yarın resmen kurulacak bir “cihatçı yönetim” anlamına gelmeyebilir. Ancak mezhepsel fay hatlarının derinleştirildiği, radikal unsurların tamamen tasfiye edilmediği bir Suriye ve Irak, İran’a karşı sürekli bir gerilim alanı üretir. Bu da bölgenin kalıcı bir istikrara değil, kontrollü bir kaosa mahkûm edilmesi demektir.

Peki bu tabloda Kürtler nerede duruyor?

ABD açısından Kürt yapılar, geniş stratejinin kalıcı aktörleri değil, geçici araçları oldu. Ne uzun vadeli bir siyasi garanti verildi ne de sürdürülebilir bir koruma taahhüdü sunuldu. Bu nedenle “satılma” meselesi, verilen bir sözün bozulmasından çok, hiç verilmemiş bir vaadin yarattığı hayal kırıklığı olarak okunmalı.

Türkiye ise bu denklemin en kırılgan parçası. Çünkü Ankara, bu belirsizliğin sonuçlarını teoride değil, doğrudan sahada yaşıyor. PKK/YPG hattı, mezhepsel kuşatma riski ve kronik istikrarsızlık, Türkiye için ertelenebilir başlıklar değil; her gün yeniden karşılaşılan güvenlik sorunları.

Sonuç olarak Suriye’de yaşananlar, bir iyi–kötü hikâyesi değil.

Bu, büyük güçlerin küçük aktörleri geçici olarak konumlandırdığı, sonra ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlediği bir stratejik laboratuvar.

Belki de artık Amerika Kürtleri sattı mı? Sorusu yerine;

Suriye’de cehennemin kapıları kim için, ne pahasına açıldı? diye sormak gerekiyor.