Nereye bakmamız isteniyorsa oraya bakıyoruz. Hayatı yaşayan biziz ama yönlendiriliyoruz.

​Elbette deprem ve sonrasındaki çöküntüye rağmen, yaşadığımız topraklarda umutla ayağa kalkmaya çalışıyoruz. "Önümüzde yüzyıllık bir şehrin inşası var" diyoruz.
Ancak bir gerçek var: Kurulacak bu şehrin fikirleri ve geleceği bugün inşa ediliyor. Oysa şu an insanın olmadığı bir yerde binalar yükseliyor.
​Unutulmamalı ki; bu şehir sadece planlı toplantı salonlarında toplanan, aynı yüzlerin geldiği kalabalıklardan oluşmuyor.
Diğer yanda; sorunu kime, nasıl ifade edeceğini dahi bilemeyen sessiz bir çoğunluk var.
​Şehrimizde ise organize olmayan kopuk sesler, olgunlaşmamış fikirler dolaşıyor.
Bu ortamda karar vericilerin de kafası karışık; çünkü bizim bu kesintili halimizi tanımıyorlar.
​İnternet çağında Mors alfabesi gibiyiz.
Mesajlarımız; iki nokta, bir çizgi...
​Gençlerimizden yaşlılarımıza, esnafımızdan fikir adamlarımıza kadar herkesin söyleyecek sözü var.
Ama dünya değişirken, geleceğimize yön verecek bu fikirleri bir bütünlük içinde ifade edemiyoruz.
​Bu edebiyat ve fikir şehri böyle mi olmalıydı?
Ya da belki hep böyleydi...
O yüzdendir ki; bugün adını tünellere, caddelere, binalara vererek sahiplendiğimiz tüm değerlerimiz, yaşadığı dönemlerde şehir dışına gitti.
​Ülkenin ve dünyanın dertleri elbet bizim de derdimiz. Ama şu deprem sonrası, artık bizler de bu ülkenin büyümesi ve gelişmesi için çözülmesi gereken sorunun olduğu yerde değil miyiz?
​Sorunlarımızı şahsi siyasi çıkar karşıtlıklarına kurban etmemeliyiz. Kısır çatışmaların ortasında değil; bütüncül bir gerçeklikle ve çözümleriyle birlikte konuşabilir miyiz?
​İşte kaleme aldığımız bu yazı dizisinin temel gayesi de budur: Kopuk sinyalleri birleştirmek ve çözüm arayışına bir katkı sunmaktır.
​Çünkü halkın maşeri vicdanı görüyor. Konuşmadığına aldanmamak gerek.
​Sorunları dile getirmesi gerekenlerin bir bölümü sorunlara hakim değil. Bu onların hatası değil.
Sorunlara çözüm noktasında bulunanların bir bölümü ise esasen konuyu çözebilecek yeterlilikte değil. Bu da aslında onların hatası değil.
​Bu durum çok uzun zamandır böyle.
Bu nedenle sorunları yaşayanların büyük bir kısmı artık usanmış durumda.
Daha vahimi; çözümsüzlüğe de alışmış, yani koca Kahramanmaraş’ı bu haliyle kabullenmiş.
​Ortak bir payda, ortak bir fikir için çabalayanlar ise; iyi niyetle dahi olsa defalarca kullanıldıklarını hissediyor. Ve bu şehrin sosyolojisi içerisinde sıradanlaşmışlar.
​Aslında çok güçlü, çok zengin bir şehir burası. Bir tanısanız, her bir ferdi kahraman. Deprem zamanı dahi gördük; kendi kendine ayağa kalkabilmeyi başaran bir şehir burası.
​Bir de ortak hareket etmeyi öğrensek...
"Kahramanlığımıza yakışmıyor" diye devletten bir şey istememek huyundan vazgeçsek...
Ya da istemenin aslında ayıp olmadığını, usulüne uygun taleplerin zaten beklendiğini anlayabilsek...
​Bunu yapmak zorundayız. Çünkü durum çok net:
​Eğer hâlâ iki nokta bir çizgiyle anlatmaya devam edersek, başkaları bizim yerimize cümle kurmaya devam edecek. Ve o cümlelerin içinde biz olmayacağız.