İran Devrim Muhafızları'nın İsrail'e yönelik füze saldırıları dünya kamuoyunda "Şii-Sünni" veya "İslam-Yahudilik" çatışması olarak yorumlanıyor.
Ancak bu okuma, gerçek dinamikleri gizliyor. İran, dini bir devlet olarak bölgesel güç mücadelesi verirken; İsrail ve Amerika'nın Ortadoğu'ya müdahalesi, kökleri derinlere uzanan, kitlesel bir din savaşı niteliği taşıyor. Kudüs'teki kutsal mekânlar, Vadedilmiş Topraklar inancı ve Armagedon beklentisi... Bu coğrafya, iki bin yıllık teolojik hesaplaşmanın sahnesi hâline geldi. Sorulması gereken soru ise şu: Kim gerçekten "din uğruna" savaşıyor?
İran: Dini Retorik, Reaktif Strateji
İran İslam Cumhuriyeti, Şii mehdilik söylemiyle kuruldu ve bu ideoloji devletin kimliğinde hâlâ var. Ancak İran'ın İsrail politikası, teolojik bir yayılma projesinden çok, bir savunma refleksi olarak okunmalı.
1979 devriminden bu yana İran, bölgede sistematik olarak izole edildi. Irak'ın sekiz yıllık işgali, ABD yaptırımları, İsrail'in nükleer tesislere yönelik suikastları... Bu baskı karşısında Tahran, "Kudüs'ü kurtarma" ve "büyük şeytan" retoriğini bir meşruiyet ve mobilizasyon aracı olarak kullandı. Hizbullah ve Hamas'a destek, İran'ın kendi güvenlik çeperini genişletme stratejisidir; mehdi bekleyişinin teolojik bir zorunluluğu değil.
İran'ın nükleer programı da dini bir proje değildir. Pakistan, Hindistan, İsrail... Bölgedeki nükleer güçler arasına girmek, bir Şii inancının gereği değil, ulusal güvenlik ve ekonomik kalkınma hesabıdır. İranlı yetkililerin "nükleer enerji hakkımız" vurgusu, dini değil, uluslararası hukuki bir argümandır.
Kısacası: İran dini sembolleri kullanır, ama asıl motivasyonu varoluşsal güvenlik kaygısıdır.
İsrail: Teolojinin Devletleşmesi
İsrail'de durum tam tersidir. Siyonizm, başlangıçta seküler bir ulusçuluk hareketi olarak doğdu. Ancak devletin kuruluşundan bu yana, dini-milliyetçi akımlar sistematik olarak iktidarın merkezine yerleşti. Bugün İsrail yönetimi, "Vadedilmiş Topraklar" inancını fiili devlet politikasına dönüştürmüş durumda.
"Eretz Yisrael" (Büyük İsrail) kavramı, Tevrat'taki sınırlara dayanır: Fırat'tan Nil'e... Bu coğrafyayı "tanrı tarafından Yahudilere verilmiş hak" olarak gören anlayış, yerleşimci hareketin ideolojik temelidir. Batı Şeria'daki yasadışı yerleşimler, sadece güvenlik stratejisi değil; teolojik bir fetih projesidir. Netanyahu hükümetinin "Yahudi ulus devleti" yasası, bu dini-milliyetçi vizyonun anayasal ifadesidir.
İsrail ordusundaki "rabbilerin" rolü, askeri operasyonlara dini fetva vermesi, "kutsal savaş" retoriğinin kurumsallaşmasını gösterir. 2023'te bir İsrail bakanının "Filistinliler yok edilecek" açıklaması, dini bir tahammülsüzlüğün siyasal sonucudur.
İran'ın aksine, İsrail'de din devletin yapısına nüfuz etmiş, kurumsal bir güç haline gelmiştir.
Amerika: Kıyamet Bekleyenlerin Dış Politikası
Amerika'nın İsrail'e koşulsuz desteği, stratejik çıkarlarla açıklanamaz. ABD'nin Ortadoğu petrolüne bağımlılığı azaldıkça, İsrail'e olan bağlılığı neden artıyor? Cevap, Amerika'nın iç politikasında yatıyor; Evanjelik Hristiyan hareketi.
Amerikalı evanjeliklerin sayısı 80 milyona civarında. Bu kitlenin önemli bir kesimi, "Kudüs'ün Yahudi kontrolü = İsa'nın ikinci gelişi = Armageddon = Kıyamet" inancını taşır. Bu teolojik bakış, İsrail'in varlığını "ilahi planın bir parçası" olarak görür. İsrail'e destek, sadece siyasi tercih değil; kurtuluş beklentisinin bir aracıdır.
Bu inanç, ABD dış politikasına somut yansımalar verir:
• Trump'ın Kudüs kararı (2017): Evanjelik seçmen kitlesine doğrudan hitap
• Pompeo'nun açıklamaları: "İsrail'in varlığı tanrı tarafından verilmiş haktır."
• Büyükelçiliğin Kudüs'e taşınması: "Kutsal Şehir”in kontrolünün sembolik onayı
• Yahudi yerleşimlerine destek: "Vadedilmiş Topraklar"ın fiili işgali
ABD Kongresi'ndeki İsrail lobisi, bu teolojik zeminde yükselir. AIPAC ve benzeri örgütler, evanjelik kiliselerle ittifak kurarak, Amerika'nın Ortadoğu politikasını dinî bir misyona dönüştürmüştür.
İran'a yönelik yaptırımlar ve "rejim değişikliği" çağrıları, "demokrasi" söyleminin arkasında, İran'ın İsrail tehdidini ortadan kaldırma ve böylece "ilahi planın" önünü açma arzusu taşır.
Petrol mü, Kıyamet mi?
Ekonomik çıkarlar bu tabloda nereye oturur?
İran için petrol, hayatta kalma aracıdır. Yaptırımlar altında ekonomisini döndürmeye çalışan bir devletin motivasyonu, teolojik değil, maddidir.
İsrail için Doğu Akdeniz gazı, teolojik projeyi finanse eden kaynaktır. "Büyük İsrail" vizyonunun ekonomik altyapısı, enerji gelirleriyle inşa edilir.
Amerika için petrodolar sistemi önemini yitirirken, İsrail'e destek bağımsız bir dinî-politik değer haline gelmektedir. Evanjelik seçmen kitlesi, ekonomik rasyonaliteden bağımsız, İsrail'e koşulsuz bağlılık gösterir.
Sonuç olarak: Ekonomi, İran için amacın kendisiyken; İsrail ve Amerika için dini savaşın finansman aracıdır.
Kimin Kutsal Savaşı?
İran-İsrail gerilimi, "İslam'ın Yahudilikle savaşı" değildir. İran, dini sembollerle çevrili bir ulusal güvenlik stratejisi izler. Gerçek din savaşı, İsrail'in "Vadedilmiş Topraklar" inancı ve Amerika'nın "Kıyamet beklentisi" üzerinden yürütülür.
Bu, Ortadoğu halkları için yıkıcı bir ikilem yaratır: İranlı bir işçi, yaptırımlar altında açlık çekerken; Filistinli bir çocuk, yerleşimci şiddetiyle büyürken; Lübnanlı bir genç, bombalar altında hayatını kaybederken... Savaşın gerçek aktörleri, teolojik haritalar üzerinde oyun oynayanlardır.
Kudüs, üç din için kutsaldır. Ancak bu kutsallık, savaşın gerekçesi değil; barışın temeli olmalıdır. Asıl sorulması gerek soru şudur;" Kutsal toprakları" kimin adına talep ediyoruz? Tanrı'nın adına savaşanlar, aslında kendi iktidarlarının peşindedir.
Belki de kurtuluş, bu "kutsal savaş" retoriğini reddederek toprağın insana ait olduğunu anlamaktan geçer. İnsanın toprağa ait olduğunu düşünmek binlerce yıllık bir mitin ta kendisidir.
Not; Bu yazıyı kaleme alışımdaki amaç, bölgedeki tarafların haklılık iddialarını değil, çatışmanın ideolojik dinamiklerini analiz etmektir.