Ülkemiz yanıyor.
Ama biz hâlâ perdelerin rengine karar vermeye çalışıyoruz.
Ekonomi konuşuluyor, can kulağıyla dinliyoruz. Acaba? Bu defa, hadi inşallah dualarıyla dinlediğimiz konuşmalarda karşımıza çıkan hiç değişmiyor;
Faiz, rezerv, büyüme, dengelenme…
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası karar alıyor.
TÜİK oran açıklıyor.
Gelin görün ki evin içindeki yangın istatistikten anlamıyor.
Mutfakta alev var.
Tencerenin altından değil içindeki boşluktan çıkıyor duman.
Buzdolapları başı yarılan farelerle boğuşuyor.
Ülkemizde yangın artık temelden yanıyor.
Alev görünmese de zeminin ısısı arttıkça artıyor.
Orta sınıf, -toplumun omurgası- ağır ağır çöküyor.
Emekli, maaş gününü değil, ayın sonunu hesaplıyor.
Gençler bavullarını hayal kurmak için değil, kaçmak için hazırlıyor.
Ve biz buna “dalgalanma” diyoruz.
Ekranlarda bu şekilde adlandırıldığını biliyoruz.
Hayır. Bu durum ekonomi politikasındaki dalgalanma değil.
Su alan bir geminin yalpalaması.
Üstelik kaptan kamarasında hâlâ rotayı tutturma çabasında…
Sorun sadece ekonomideki bozukluk değil üstelik, evdeki yangının inkârı.
Bir toplumu çökertmenin yöntemlerinden biri de onu yoksullaştırmaktan çok yoksulluğun kader olduğuna inandırmaktır!
Bugün ülkemizde insanlar sadece geçim derdiyle uğraşmıyor, geçim derdinin normalleştirilmesine alıştırılıyor.
“Şükredin.” “Daha kötüsü var.” “Sabredin.”
Oysa sabırla, aç karınlar doymaz. Sabır, toplumsal adaletin yerini tutmaz.
Bir ev yanıyorsa, yangın söndürülür. Perde değiştirilmez.
Bir ülke geçinemiyorsa gerçekle yüzleşilir.
Grafik gösterilmez.
Bugün mesele ekonominin kötü gidişinin yanı sıra yangını kimin görmek istemediğidir?
Dumanı hâlâ kimin bulut sandığı?
Çünkü duman yükseliyor.
Ve herkesin payına biraz is düşecek…