Son yıllarda her krizin ardından aynı cümle kuruluyor: Yeni dünya düzeni.

Oysa yaşadıklarımız bir düzenin kuruluşuna değil, çözülüşüne benziyor. Sakin, planlı ve tutarlı bir yeniden yapılanmaya değil; kontrolünü kaybeden bir gücün savrulmasına tanık oluyoruz.
Bugün dünyada silahların, yaptırımların, ekonomik baskıların bu kadar artmasının nedeni güç değil; gücün aşınması. Güçlü olan ikna eder. Zayıflayan ise sesini yükseltir, tehdit eder, cezalandırır.
Savaş artık yalnızca cephede yaşanmıyor. Asıl yıkım borsalarda, enerji faturalarında, gıda fiyatlarında hissediliyor. Bir ülkede bomba patladığında “jeopolitik risk” deniyor; ama o risk Manhattan’da değil, İstanbul’un, Kahire’nin, Beyrut’un mutfağında karşılık buluyor.
Ekonomi bu çağın en sessiz silahı.
Yaptırımlar tank gibi gürültü çıkarmaz ama daha kalıcıdır. Bankalar kilitlenir, para değersizleşir, enflasyon yükselir. Sonra bu tablo “kötü yönetim” diye anlatılır. Oysa çoğu zaman ortada bir beceriksizlikten çok, sistemli bir dış baskı vardır.
Borç bu düzenin disiplin aracıdır. IMF, Dünya Bankası, kredi derecelendirme kuruluşları tarafsız teknik kurumlar gibi sunulur ama fiiliyatta siyasal sadakatin turnikesi gibi çalışırlar. Sosyal devlet “yük”, yoksulluk “kaçınılmaz bedel” diye adlandırılır. Böylece ekonomi, üretimin değil itaatin dili olur.
Bu düzen hukuku sevmez.
Çünkü hukuk soru sorar.
Uluslararası hukuk metinlerde durur ama uygulamada seçicidir. Güçlü olan yargılanmaz, zayıf olan sürekli sanık sandalyesindedir. Aynı eylem bir ülkede savaş suçu, başka bir ülkede meşru müdafaa sayılır. Hukuk evrensel bir ilke olmaktan çıkar, gücün süs eşyasına dönüşür.
Hukuk sustuğunda boşluk oluşmaz. O boşluğu güvenlik dili doldurur. Sürekli bir tehdit anlatısı kurulur: dış düşman, iç düşman, beka meselesi… Haklar askıya alınır, itirazlar bastırılır, silah bütçeleri şişer. Güvenlik artık korunma ihtiyacı değil, bir yönetme biçimi hâline gelir.
Türkiye bu tablonun uzağında değil. Tam içinde.
Ekonomik kırılganlık, hukuki güvensizlik ve sertleşen söylem birbirini besliyor. Kur artışı bir finans grafiği değil; pazardan eksilen bir poşet. Hukukun zayıflaması soyut bir tartışma değil; yarına dair duyulan güvensizlik.
Bütün bunlar kader değil.
Ama çıkış, eski düzeni makyajlayarak da mümkün değil.
Silahla istikrar kurulmaz.
Korkuyla barış sağlanmaz.
Yoksullukla düzen inşa edilmez.
Gerçek bir düzen, ancak adaletle, ekmekle ve insan onurunu merkeze alarak kurulabilir. Aksi hâlde “yeni” diye adlandırılan şey, yalnızca krizin kalıcı hâle gelmesi, getirilmesidir.