Yaşadığımız bir felaket değil bir sonuçtu!
6 Şubat 2023 sabahı saat 04.17’de 7.7 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Aynı gün saat 13.24’te 7.6 büyüklüğünde ikinci bir deprem oldu. On bir il doğrudan etkilendi. Resmî verilere göre 50 binden fazla insan hayatını kaybetti, yüz binlerce yapı yıkıldı ya da ağır hasar aldı.
Deprem saniyeler sürse de çöküş yıllarca sürdü.
“Asrın felaketi” ifadesi hızla dolaşıma girdi ve kabul gördü.
Çünkü “felaket” kelimesi güvenliydi. Sorumluluğu dağıtıyor, suçu doğaya bırakıyor, insan iradesini arka plana atıyordu. Oysa Türkiye’nin deprem gerçeği hiç değişmemişti…
1999 Marmara Depremi’nden sonra yapı denetim sistemini düzenleyen 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun 2001’de yürürlüğe girdi. Ama sistem, denetimi doğrudan piyasa ilişkilerinin içine yerleştirdi. Denetim firmaları çoğu zaman müteahhit tarafından seçildi. Denetleyen ile denetlenen arasındaki mesafe yakınlaştı, yakınlaştı…
2011’de Van depremi oldu.
Uyarılar tekrarlandı.
2018’de bu kez başka bir düzenleme yürürlüğe girdi: İmar Barışı.
Ruhsatsız ya da ruhsat eklerine aykırı yapılmış milyonlarca yapı için “yapı kayıt belgesi” verildi. Resmî açıklamalara göre yaklaşık 7 milyondan fazla başvuru yapıldı ve bu uygulama kapsamında devlet kasasına yaklaşık 23,5 milyar TL gelir elde edildi.
Yapı kayıt belgesi almak, bir teknik düzenleme değildi.
Hukuka aykırılığı belirli bir bedel karşılığında kayıt altına alan siyasi bir tercihti!
Devlet, mevzuata aykırı yapılaşmayı düzeltmek yerine belgelendirdi…
Aynı dönemde yürürlükte olan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında kentsel dönüşüm uygulamaları hız kazandı. Ancak uygulamada öncelik en riskli zeminler olmadı. Ekonomik değeri yüksek bölgeler daha hızlı dönüştü. Risk, piyasa değeriyle yarıştı.
Bilim insanları Kahramanmaraş merkezli fay hatları için yıllardır uyarılar yapıyordu.
Jeoloji mühendisleri ve deprem uzmanları raporlar yayımladı.
“Hazır değiliz” cümlesi defalarca kuruldu.
Oysa hazır olan tek şey, inşaat ekonomisiydi.
6 Şubat’tan sonra olağanüstü hâl ilan edildi.
Soruşturmalar açıldı. Müteahhitler gözaltına alındı. Bazıları tutuklandı.
Ancak mesele yalnızca tekil bina sorumluluğu değildi. Çünkü kolon tek başına kesilemezdi ve sistem izin vermeden büyük ölçekli ihmal oluşamazdı.
Deprem oldu.
Sistem yerinde kaldı.
Geçici barınma aylarca sürdü. Konteyner kentler kalıcı geçiciliğe dönüştü. Kalıcı konut projeleri hızla başlatıldı; ancak ihale süreçleri, zemin güvenliği ve şeffaflık tartışmaları eşliğinde ilerledi…
“Kader planı” ifadesi tekrarlandı. Ve bu cümleyle yaşananlar normalleşti.
Oysa Anayasa’nın 5. maddesi devlete, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, özellikle de yaşam hakkını koruma yükümlülüğü yüklüyordu, göz ardı edildi.
Kader, anayasal bir kategori değildi.
Asıl mesele unutmak da değil. Asıl mesele bu duruma alışmaktı!
Her depremden sonra aynı cümle kuruluyor: “Bu son olsun.”
Ama görüyoruz hiçbiri son olmuyor. Çünkü sorun fay hattının kırılması değil; yönetim anlayışı.
Sözün özüne gelirsek; Deprem bir doğa olayı, yıkım ise bir tercih ve tercihler siyasidir!
Fay hatları yerin altında ama imza yetkisi yukarıdadır…