Bazı insanlar ölmez. Ruhları kalır, izleri kalır. Ama artık kendileri yoktur.
Bir odada, bir sandalyede, üstü örtülmemiş bir sessizlikte… Hayat onların üzerinden çekilirken geride kalanlar solar.
Kimse “nasılsın” diye sormaz artık. Çünkü cevap uzundur. Çünkü ölüm, uzun cevapları dinleyecek kadar hatırlanmaz.
Yaşlılık, zamandan çok birikmiş sessizliktir.
İnsan gençken kaybettiklerini saklar. Çünkü hayat hız ister. Durmak tehlikelidir. Yas ertelenir. Ertelenen her şey gibi yas da büyür.
Bir gün, bir sabah, kimse ölmemiştir. Ama ev eksiktir. Kapılar aynı yere açılır, odalar aynı durur; ama bir şey yoktur. İsimler karışır, yüzler yer değiştirir. Hatıralar yanlış kişilerin üzerine düşer. Bu unutmak değildir; bu yükün kalpte taşınamamasıdır.
Yaşlı bedenler bu yüzden ağrır. Kemikler değil, hatırlanan yokluk bedende sızlar.
Toplum yaşlıya sabır önerir, şükür telkin eder. Oysa şükür, yasın yerine geçmez. Yas tutulmadığında insan kabalaşır. Sesi sertleşir, bakışı donar. “Huysuz” denir. “Değişti” denir. Kimse neyin tutulmadığını sormaz.
Yaşlılık biraz da tutulamamış yasların bedende kalma hâlidir. Ve insan fark etmeden vedalara alışır.
Peki yaşlılık neye vedadır? İnsanın gücüne mi, çocukluk anılarına mı? Yoksa asıl veda, kendi sesine midir? Bir zamanlar hızlı yürüyen bedene değil; kimseye muhtaç olmadan duran ruha… Bir sabah uyanıp artık çağrılmadığını fark eden benliğe…
İnsan yasa veda etmez. Yas, bırakılan bir eşya değildir. İnsan onu sırtına alır ve onunla birlikte yavaşlamayı öğrenir.
Ölen yalnızca gitmez. Geride kalanlar, onun yokluğunda başka bir zamana düşer. Günler uzar, sesler çekilir, hatıralar ağırlaşır. Yas, kaybedilene ait değildir; kalanların hayatta kalma biçimidir.
Ve bazı insanlar, sevdiklerini toprağa verdikten sonra değil, onların yokluğunda sessizce yaşlanır.