Türkiye’de son dönemde en hızlı büyüyen “talep başlıklarından” biri Yeşil Pasaport…
Yeminli mali müşavirlerden mühendislere, eczacılardan muhtarlara kadar uzanan geniş bir liste, bu hakkın kapsamına dahil olmak istiyor. Herkes kendi mesleğinin stratejik önemini vurguluyor. Haklı olarak… Çünkü küresel rekabet çağında her iş kolu zincirin kritik bir halkası…
Görünürde talep edilen şey bir pasaport türü…
Gerçekte ise talep edilen şey belirsizlikten kurtulmak…
Schengen randevularında aylar sonrasına gün verilmesi, ret oranları, yükselen başvuru maliyetleri… İş dünyası için bu tablo sadece bir bürokrasi sorunu değil; doğrudan ekonomik kayıp. Kaçırılan fuarlar, yapılamayan yatırım görüşmeleri, geciken sözleşmeler.
Yeşil Pasaport bu noktada bir “hızlı geçiş kartı” gibi görülüyor.
Oysa ki, sistem zaten genişlemiş durumda,
Resmî adıyla “hususi pasaport” olan Yeşil Pasaport; belirli derecedeki kamu görevlilerine, eski milletvekillerine, belediye başkanlarına ve belirli ihracat hacmine ulaşan iş insanlarına veriliyor. Son yıllarda kapsam genişletildi; devlet sporcuları ve kıdemli avukatlar da dahil edildi.
Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre son yıllarda basım sayısındaki artış dikkat çekici. 2018’de 140 binlerle ifade edilen sayı, birkaç yıl içinde 1 milyon seviyesinin üzerine ulaşmış durumda. Bordo pasaport sayısıyla yarışır hale gelmiş. Bu artış, talebin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
Ancak her genişleme beraberinde yeni bir tartışma getiriyor. Eğer sayısı kontrolsüz artarsa, Avrupa denetimleri sıkılaştırabilir. Bugün bordo pasaport sahiplerinin yaşadığı prosedürler, yarın Yeşil Pasaport sahiplerini de kapsayabilir.
Her ülke için yeşil pasaport sayısı sınırsız değildir; her ülkeye ayrılan belirli bir sayı bulunur. uluslararası uygulamalar çerçevesinde ülkelerin kullanımına tahsis edilmiş belirli bir kontenjan söz konusudur. Yani dünyanın bizim ülkemize de tahsis ettiği belli bir miktar bulunuyor.
Ekonomik Boyutuna baktığımızda, 2026 itibarıyla 4–10 yıllık bordo pasaport harcının 13 bin TL’yi aşması, cüzdan bedeliyle birlikte ciddi bir maliyet oluşturuyor. Buna Schengen başvuru ücretleri, aracı kurum bedelleri, sigorta vs. eklendiğinde yurtdışı seyahati zaten pahalı bir kalem haline geliyor.
Yeşil Pasaport sahipleri ise harçtan muaf,
Orta sınıfın daralan ekonomik gücü, döviz kurunun etkisi ve artan vize maliyetleri, vize belirsizliği bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Bu koşullarda insanlar çözümü ayrıcalıkta arıyor.
Aynı şehirde yaşayan iki iş insanını düşünelim: Biri vize randevusu için haftalarca bekliyor, diğeri ertesi gün uçağa binebiliyor. Hukuken meşru bir uygulama olsa da, fiiliyatta bu durum sosyal bir eşitsizlik algısı yaratıyor. Mobilitenin ekonomik rekabet unsuru haline geldiği bir dünyada, pasaport rengi bir statü göstergesine dönüşüyor.
Schengen ülkeleri Yeşil Pasaport sahiplerine kısa süreli vize muafiyeti tanıyor. Ancak bu muafiyet sınırsız değil ve tamamen karşılıklı güvene dayanıyor. Dahası, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri Yeşil Pasaportu vize muafiyeti kapsamında değerlendirmiyor. Eğer Avrupa Birliği de kapsamı daraltma yoluna giderse, bugün avantaj olarak görülen uygulama yarın anlamını yitirebilir.
Oysa uzun vadeli çözüm, daha fazla kişiye ayrıcalık tanımak değil; Türkiye Cumhuriyeti pasaportunun gücünü daha da artırmak. Diplomatik ilişkilerin güçlendirilmesi, ekonomik güven ortamının pekiştirilmesi ve karşılıklı güvenin yeniden tesis edilmesi kalıcı sonuç doğurur.
Aksi halde, Yeşil Pasaport hastalığı tedavi etmez, yalnızca semptomları hafifletir.