Şöyle bir bakıldığında Irak – İran ve Suriye savaşı, şimdi de ABD - İsrail ve İran savaşı, yine İsrail ve Lübnan savaşı, dört yıldan bu yana devam eden Ukrayna-Rusya savaşı…

Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü, toplumsal yapıların fiziki çevreden bağımsız olamayacağını anlatır. Ancak bu, determinist (zorunlu) bir kadercilikten ziyade şartların etkisini ifade eder.

Özetle; coğrafya, başlangıç şartlarını (imkânları) belirleyen önemli bir faktör olsa da, nihai tayin eden esas unsur insan çabası ve tercihleridir.

Tüm savaşların bu coğrafyada gerçekleştiğini göz önüne aldığımızda bunu kaderimiz deyip geçiştiriyoruz. Esas mesele, bölgemizdeki devletlerin petrol kaynaklı gelirleri olduğu için her imkânları var; ancak petrolün getirdiği bir tembellik ve şımarıklıktan ileri geldiğini söylesek herhâlde yanlış olmaz. Petrole dayalı gelirlerin olması ve yeteri kadar ülkelerini geliştirmeye ayırmadıkları için, İsrail’i öne sürerek savaşın hiç eksik olmadığını görmek mümkündür. Bu coğrafyada petrol gelirlerimiz olmasa da en çok gelişen ülkelerin başında gelmekteyiz.

Bugün topyekûn millet olarak birlik ve beraberliğin, aynı duyguları taşımanın ve yaşamanın, tasada ve sevinçte bir olmanın, ben yerine biz demenin mutluluğunu yaşıyoruz. Ülke olarak elbette olumsuz gelişmeler de var. Ekonomik olarak… Ama hiç olmazsa başta savunma sanayi olmak üzere birçok devletten daha çok sanayi yatırımlarımız var. Bugün savaşın dışında kalarak birbirimizin varlığını kutluyoruz. Var olma ve özgürlük güneşinin doğuşunu kutluyoruz.

Çağın işgalcilerine karşı ecdadımızdan emanet bir miras olarak aldığımız ülkemizi savunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Bugün, ülkemizin istiklal kıvılcımının ateşlenmesini, işgal edilmiş acı dolu halkın ruhunu özgürlük türküsüne yaşam veren ruhla kaynaşmasını ve sevincini yaşıyoruz.

Son günlerde İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik sert söylemlerine, ana muhalefet lideri Özgür Özel ve eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de hep birlikte karşı durdular. Netanyahu’nun Türkiye’yi mindere çekmek için uğraş verdiği apaçık kendisini gösteriyor.

Bizim sosyal ve siyasal gelişme sürecimizde damgasını vuran iki tarihsel özelliğimiz vardır: İlki, sosyal bütünün “merkez” diye adlandırabileceğimiz kesiti ile onun dışında kalan “çevre” arasındaki ilişkilerdir. Bunlar, Batı Avrupa’nın gelişme sürecinden çok farklı nitelikler taşımış, bu fark uzun yıllar korunmuştur.

İkinci tarihsel özelliğimiz ise “siyaset” olgusuyla ilgilidir: Yıllar boyunca siyaset, merkezi oluşturan siyaset kadrolarının kendi iç meselesi, kendi özel alanı olarak nitelenmiştir. Dolayısıyla siyaset, yine Batı Avrupa’dan farklı bir yol izleyerek, merkezde bulunan siyasi partilerin değişik kanatları arasındaki bir mücadele şeklinde gelişmiş ve devam etmiştir.

Söz konusu iki tarihsel özellik, yukarıda yaptığımız ve anlaşılabilirlik açısından aşırı basitleştirdiğimiz açıklamalardaki kadar yalın değildir; değişik toplumsal etkenlerin dengede her zaman yeri bulunmuştur. Ne var ki merkez-çevre ilişkilerinin ve siyasetin özellikleri, hem önemli ölçüde belirleyici olmuş hem de günümüze ve geleceğe yansıyacak kadar güçlü izler bırakmıştır.