Bir dönem, 1940'lı yılların ortasından yaklaşık 40 yaşında İstanbul’da hayata gözlerini yumduğu 11 Ekim 1958'e kadar İstanbul'un özellikle Üniversite gençliği arasında MİLLİYETÇİLERİN AĞABEYİ olarak tanınan, o sebeple kendisine RAHMİ AĞABEY ya da yaptığı Tıp tahsili dolayısıyla DOKTOR RAHMİ diye hitap edilen; bazılarınca da memleketine atfen ELBİSTANLI RAHMİ ERAY denilmesi tercih edilen bir büyük insan, bir BİLGE ŞAHSİYET vardı. İstanbul’daki gönül dostları onu ilkin vefatından bir yıl sonra, 10 Ekim 1959’da, ikincisi 13 Ekim 1962’de Milliyetçiler Derneği’nin düzenlediği toplantılarda andılar. Sonra bu defa İstanbul’daki vefalı hemşehrileri yaklaşık 34 yıl sonra Nisan 1992’de, Prof. Hilmi Erginöz!ün öncülüğünde Eibistan Kültür ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği toplantıda andılar ve anlattılar. Nihayet K. Maraş Türk Ocakları şubesi de 57 yıl sonra 2015’in yine bir Ekim ayında kendi il merkezinde anma toplantısı yaptı. Elbistanlı Hemşehrileri ise onu, doğduğu ve üniversiteye gidinceye kadar – lise yılları hariç - çoğunluğunu yaşadığı kendi şehrinde, 67. VEFAT YILDÖNÜMÜ vesilesiyle, bir toplantı yaparak ilk defa anıyorlar. Bu durumu, bazen bizim de düştüğümüz hata cümlesinden, onların vefasızlığına mı yormalı? Sanırım yetmeyebilir. Belki biraz da bizim gibi onu gıyaben de olsa bir nebze tanıyan, hakkında yazılar yazan okur-yazar gönüldaşların kusuru saymalı. O sebepten bugün burada gerçekleştirilen etkinlik, onun kendi doğup büyüdüğü şehirde yapılan ilk toplantı olması hasebiyle bize göre çok önemli. Dolayısıyla, başta toplantıyı düzenleyen ESKADER yöneticileri olmak üzere ayrıca büyük çaba sarf eden genç tarihçi arkadaşımız Orhan Saydam Beye, keza bütün katılımcılara çok teşekkür ederiz.
Rahmi Eray merhum, hakkında zaman zaman toplantılar yapılan bir şahsiyet olmakla kalmamış, onu doğrudan veya dolaylı olarak tanıyan kültür çevreleri ve kişilerce hep hatırlanmış, başta rahmetli Nurettin Topçu’nun kurucusu olduğu Hareket olmak üzere bazı dergi ve gazetelerde, son yıllarda da bazı hatıra kitaplarında adı yaşatılmıştır. Bütün bu çabalar önce kitapçık seviyesinde, sonra onu da kapsayan kitaplar boyutunda gün yüzüne çıkmıştır.[3]
Biz bu sunumda mademki onun bilge şahsiyetini öne çıkarmak istiyoruz, o hâlde bu özelliğini kaydeden birkaç örnek verelim, sonra da onun bilgece söylenmiş sözlerinden bir ikisini hatırlayalım; onlardan birisini de bir miktar yorumlayarak bitirelim.
Dostlarının Gözüyle Rahmi Eray
Rahmi Eray, bilgece sözleriyle ve o sözlerine uygun bir hayat tarzıyla bilinmektedir. Yani, özü sözüne uygun bir insan… Yakın dostu Prof. Ayhan Yücel onu şöyle tasvir ediyor: “Şahsiyetinin en bâriz tarafı: Tevazu, sadelik ve samimiyet, saffet ve temizlik, fikre ve varlığa hürmet; ıstırabı içinde etrafa sevinç dağıtan kuvvetiyle muazzam bir hafıza gücü; o (gücün sağladığı) kolaylık içinde olayların tahlil ve terkibinde kendisine has anlayışı ve üslûbu idi.” Şimdi artık kendisi de rahmetli olmuş olan Yücel Hoca sözlerine şöyle devam ediyor: “Her müşkülümüzde, vakitli vakitsiz her zaman kapısını çalarız. O yine bizi büyük bir güler yüz ve tatlılıkla karşılar, dinler, örnek misalleri ile anlatır, izah eder; irademizi doğrultucu temayül ve hareket tarzını sonunda çok kere yine bize buldurmak suretiyle sevinç ve sükûn verirdi.”[4] Şu, kendimizin vurgulama ihtiyacı duyduğumuz ifadeye dikkat buyurun lütfen: “…hareket tarzını sonunda çok kere yine bize buldurmak…” Felsefeden haberdar olanlar bilirler ki, bu tarz çıkarım yolu ünlü İlk çağ filozofu, ahlâk bilgesi Sokrates’in “mayötik”, yani “doğurtma” yöntemidir. Sokrates, muhatabıyla gerçekleştirdiği ünlü diyaloglarında, “doğru bir fikri” ya da “hareket tarzını” bizzat karşısındakine buldururdu. Bu yöntemle aslında her insanın ruhunda/aklında saklı bulunan doğru bilgi ve eylem tarzını, doğru muhakemeyi çoğu zaman da kendisine yaptırarak açığa çıkardığını, yani “doğurttuğunu” söylerdi. Rahmi Eray’ı yakından tanıyan Ayhan Yücel ve benzeri dostlarının anlatımlarından, ondaki bu “Sokratik” yeteneği tespit ettiklerine şahit oluyoruz.[5] Edebî eser tahlillerine dair sohbetlerinde de dostlarıyla bu yöntemle diyaloglar kurduğuna dair tanıklıklar mevcut: “Rahmi ağabey, muhatabının (…) fikrini kabul ediyor, onun sözlerinden hareket ederek sakin bir şekilde asıl vermek istediği mesajı çok defa karşıdakine söyletiyordu.”
Rahmi Eray hakkında bir iki cümle de Nurettin Topçu Hocadan nakledelim: Onda “İlk çağın hakîmleri (bilgeleri) gibi, aklını faziletine önder yapmış, ihtirassız ve ithamsız, hakikate dost bir sima göze çarpıyordu. Bulunduğumuz çevre içinde böyle bir insanla karşılaşmak bizi evvela şaşırttı, bazılarını korkuttu, sonra da hayranlıkla doldurdu.” Devam edelim: “Yalnızlığını kendine mürşid yapabilen bu adam, etrafındakilere mesuliyetin ilmihalini tedris ediyordu.”[6] Sorunluluğun ilmihalini öğretmek: Temel ahlâk dersi… Ve mistik dokunuşun kavuşturduğu aydınlık: Yakalandığı meşum hastalık dolayısıyla “ölümün kendisi için uzak olmadığını görüyordu. (…) “…günden güne daraltılan muhasara halkası, onu zerre kadar asabî ve şikâyetçi, hatta bedbin ve meyus yapmadı. İşte bu esnalarda, merhum Abdülaziz Efendi gibi bir mürşidin, onun derdini gizleyen yetim ruhuna uzanan eli, aradığı aydınlığa kavuşturdu.” (…) “Tespihi çok, ibadeti bol değildi, lâkin her hâli dua, her sözü tespih oldu.” [7].
Bilgece Sözleri ve Rahmi Eray’ın Bilgeliği
Şimdi de onun bilgece söylenmiş sözlerinden örnekler verelim: “İnsanlar çok kere, tekrar girecekleri kapıyı kendi elleriyle kaparlar.” Ne çok örneğine şahid olmuşuzdur, değil mi? Ve bir başka sözü: “Düğümler, kördüğüm olmadan çözülmeli!...” Neden? Çünkü müzminleşirse sahibini esir alır. Dört kelimelik bir söz daha: “İlk veren siz olun!...” Neyi? Selâmı, hizmeti, insanlık adına elinizden gelen her şeyi… Bunlarla beraber, yeri gelince kullandığı ve kendi nefsinde özümsediği bir Mevlâna fıkrası: “Eğer kendimiz için ayırdıklarımızla fakirler için ayırdıklarımızdan bir pazar kurulsa, fakirlerinki bitpazarına, bizimkiler de kalpakçılar çarşısına benzeyecek.” Ah şu doymak bilmeyen nefislerimiz!..
Rahmi Eray’ın belki de en çarpıcı sözü, programın duyuru afişinde de kullanılmış olanı... Tamamı şöyle: “Ölüm niçin geç istenir? Zira yaşamak, hizmet etmek ve af dilemek için bir mühlettir de onun için.”
Mademki onun bilge bir kişilik olduğuna inanıyoruz (yaptığımız küçük alıntılar gibi konu başlığımız da öyle söylüyor), o hâlde önce bilgeliğin ne demek olduğundan bahsedelim, sonra da bu son örneği ahlâk felsefesi açısından yorumlayalım.
Peki, nedir bilgelik? Bize göre bilgelik, “hakikat”e, yani aklın ölçütleri (kriterleri) ışığında“bilgilerin bilgisi”ne, “üst-bilgi”ye, “öz-bilgi”ye sezgi plânında da olsa sahip olmak, sadece sahip olmakla da kalmayıp onu yaşamaktır. O nasıl elde edilir? Her şeyden önce iştiyakla bilgi edinmek, bilgi edinirken yüksek bir idrak derecesiyle. peşin hükümsüz insanı, eşyayı ve varlığı “iç-gözü”yle gözlemlemek, eski tabirle onların “künhüne vakıf olmak” gerek. Rahmi Eray’ın, yakından tanıyan dostlarının yukarıda bir nebze de olsa naklettiğimiz tanıklıklarından öğrendiğimiz kadarıyla bu vasıflara sahip olduğu apaçık anlaşılıyor. Kırk yıllık kısa ömrünün, neredeyse yarısında zaman zaman kendini yatağa bağlayan hastalığına dost olacak kadar mütevekkil duruş, mahkûm olduğu yatağında dahi bilgiye susamış genç insanlarla bitmez tükenmez fikir ve sanat sohbetleri… Bazen bize mânasız gelen lâkırdılarda bile sabır temrini arama ve bizim her gün onlarca yaşadığımız nice sade olaylardan bile umulmadık bir bilgelik düsturu çıkarma; nihayet “hizmet ehli olma”yı bir ahlâk felsefesi yapma; bütün bunlar ondaki başka bir özelliği, her insanda bulunmayan bir “bilge kişiliği” belirgin şekilde ortaya çıkarmaktadır.
Rahmi Eray o sözünde ne diyordu: “Ölüm niçin geç istenir? Zira yaşamak, hizmet etmek ve af dilemek için bir mühlettir de onun için.” Evet, bu bir ahlâk felsefesidir. Çünkü hayatı iki temel faaliyet için istiyor: Hizmet etmek ve af dilemek... Birincisi, fizik dünyada insanoğlu İNSAN olarak yaşama ilkesi, ötekisi metafizik… Gerçi hizmetin de dayanağı aşkın varlık, yani metafiziğe açılıyor. “Niçin ve kim için?” soruları sorulduğunda, İslâm’ın genel ahlâk felsefesine göre hizmet “Allah için” ve “insan”a dokunan yönüyle her türden yaratılmışlara yapılır. Tasavvufî (mistik) ahlâk felsefemiz, insana/halka hizmeti, Hakk’a hizmetin yolu olarak bilir ve bunu bir “borç” kabul eder. Bu anlamda Namık Kemal “Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten” demişti. Ve Remzi Oğuz Arık’ın bir sözü: “Küçük bir hizmet, büyük bir iyi niyetten makbuldür.”
Peki, bütün bunların kitabî anlamda bilgisine sahip olmak insanı “bilge kişi” yapar mı? Bildiğini hayata geçirmeyen, yani yaşamayan “filozof” da olsa bilge insan, hikmet sahibi kişi olamaz. Çünkü bilgi ile bilgelik burada ayrılır. O yüzden âlim, filozof ve sanatkârda bile bazen özlediğimiz nispette bilgelik bulamıyoruz. Niçin? Çünkü âlim ilminin, filozof felsefesinin gereğince hareket etmiyor; sanatkârsa, sanatını bir fantezi uğruna harcıyorsa, bunların hiçbiri aynı zamanda “bilge insan”, “hikmet sahibi kişi” sayılmazlar. Bu defa bir ahlâk filozofu olarak Sokrates’e bakacak olursak, “bilgi iyiliktir, insan bile bile kötülük yapmaz” dediği için eleştirilmiştir. Çünkü bilgisini öylesine kötü kullanan o kadar hain, gaddar kişilikli insanlar var ki?... Şimdi, dünyayı kana bulayan, ülkelerde ırkları, mezhepleri ve medeniyetleri birbirine çatıştıran nice kitap devirmiş, stratejik nazariyeler geliştirmiş “Amerikan Neo-Conları”nı ve onlara sırtını dayayıp iki yılda Gazze’de 70 bine yakın insanı katleden Siyonist iradeyi yalın anlamda bilgisiz sayabilir miyiz? Onlar, hem de “insanlığa ihanetin” âlâsını biliyorlar!.. Ama bilgelikten yoksunlar; çünkü hizmete, hayra, merhamete, insan hayatına saygıya dair bilinenlerin; üstelik Hz. Mûsa’ya gelen “on emir”de ortaya konan nerdeyse her ilkenin aksini yapıyorlar; o yüzden insanlığa ihanet etmiş sayılırlar. Sokrates’i ahlâk kahramanı yapan da zaten bildiğini hayatı pahasına, yani baldıran zehriyle idamı pahasına hayata geçirmiş olması değil midir?. Demek ki, Sokrates’in “bilgi iyiliktir”şeklinde formülleşmiş ahlâkî düsturu eksik, fakat yaşayışı tamdır; o yüzden çağlar üstü ahlâk kahramanı sayılmış, “peygamberâne” bir kişilik olarak anılmıştır.
İşte Rahmi Eray, etrafındaki gençlere sadece öğüt vermemiş, ne demişse önce kendi kişiliğinde onu yaşamıştır, diye biliyoruz. Hayat hikâyesinden öğrendiğimiz kadarıyla fedakârlığın, ferâgatin, insana hürmetin, yeri geldiğinde kendinde olandan bile fazlasını izzet ve ikramda bulunmanın, sabır ve itidalin âlâsını hayata geçirmiş bir şahsiyettir. Bu “velî kişiliği” ile küçük büyük demeden “herkese hizmet” ettiği için “bilge insan”dır.
Sözün ikinci ibaresi, yani yaşamanın ikinci gerekçesi neydi? “Af dilemek”ti değil mi? Birazcık tasavvuf kültürüne âşina olanlar bilir ki, bu da tam bir “mistik kişilik”in, eski tabirle bir “velâyet üslûbu”nun ifadesidir. Hayat hikâyesini az da olsa bilenler hatırlayacaklardır: Henüz yirmi yaşında İstanbul’a tahsil için yola çıkarken, ailenin özenle hazırladığı erzak sepetini – tren daha Kapıdere İstasyonundan hareket eder etmez, “iptidaî-fıkara insanlara benzememek ve çalımla restoranda yemek için” - dışarı fırlatışı ne ağır bir kusur ve günahtır! “Demek ki nimete karşı nankörlük etmişti.”[8] Bir an düşünün bakalım; hangimizin hayatında Allah’a, insana ve nimete karşı nice kusur ve günahlar yoktur? Hz. İsa’nın Mart isimli kadının recmedilme girişimi sırasındaki sözünü hatırlayalım: “İçinizde en temizi hanginizse ilk taşı o atsın!...” Ve kimse yerinden kımıldayamamıştı. Peki, bütün bu kusur ve günah hamûlesinden kurtuluşun çaresi nedir? Elbette yaşadıkça af dilemek!.. Yakın arkadaşları derler ki, Rahmi ağabey, sanki o fırlattığı azığın kırıntılarını ömrü boyunca toplamak istercesine her çeşit nimete büyük bir saygı gösterdi. Öyleyse söz bu ikinci yönüyle de bilgece söylenmiş, hikmetli bir söz ve sahibi de bilge bir kişilik, hikmet sahibi bir insandır: “Yaşamak, hizmet etmek ve af dilemek için bir mühlettir.” Ve bu sözü filozof M. Blondel’in önemli bir sözüyle tamamlayabiliriz: “Hareketin (yani Rahmi Eray’ın diliyle söylersek “hizmetin ve af dilemenin”) mühleti ölümdür!...
Bu düşüncelerle onu 67 vefat yılında, bilginin alabildiğine artarken bilgeliğin (İslâm dünyası dâhil) neredeyse ters orantılı olarak azaldığı bu merhametsiz çağda, daha çok anlamak ve anlatmak ihtiyacıyla hatırlamak istedik.
Rahmi Eray’ımızn ruhu şâd, mekânı cennet olsun!...
[1] 15 Ekim Çarşamba günü Elbistan’da ESKADER’in düzenlediği ve tarihçi Orhan Saydam ile birlikte katıldığımız anma toplantısı için hazırlanmış konuşma metninin yeniden düzenlenmiş şeklidir. (Edebiyat Ortamı dergisi-Sayı:108-Ocak-Şubat 2026-Ankara).
[2] Dr. E. Felsefe Öğr. Üyesi
[3] (Bkz: Hazırlayan Ezel Erverdi, Elbistanlı Rahmi Eray, Anadolu kitaplığı serisi 1, Dergâh yay. 1. Baskı, İst. 2000 (121 sayfa); E. Erverdi, Rahmi Eray-Milliyetçilerin ağabeyi, Dergâh yay. genişletilmiş 2. Baskı, İst. 2019 (184 sayfadır. Ek olarak not düşelim: Dr. Hüseyin Yorulmaz’ın editörlüğünde, K. Maraş BŞB. Kültür Dairesi yayınları arasında genişletilmiş yeni bir baskısının da dağıtıma hazır olduğunu memnuniyetle öğrenmiş bulunuyoruz. ) Hatıra kitaplarından Ferruh Bozbeyli’ye ilişkin Yalnız Demokrat ile İdris Yamantürk’e ilişkin Türk Milletine Borcumuz Var adlı eserler örnek verilebilir.
[4] Dr. Ayhan Yücel, “Örnek İnsan”, Haz: Ezel Erverdi, Rahmi Eray-Milliyetçilerin Ağabeyi kitabında, s. 45 vd..
[5] Orhan Okay, “Bir Sevgi ve Merhamet Âbidesi Rahmi Eray”, a.g. eserde, s.76.
[6] Nurettin Topçu, “Rahmi Eray’ı Anarken”, a.g. eserde. s.48, 51.
[7] Topçu, aynı yer, s. 51,52.
[8] Ferruh Bozbeyli, “Rahmi Eray’dan Hâtıralar, a.g.eserde. s. 33 vd.