Hiç düşündünüz mü? Bir çocuğun en ciddi işi nedir?
Ödev yapmak mı?
Harfleri erken öğrenmek mi?
İngilizce kelimeler ezberlemek mi?
Ben söyleyeyim: Bir çocuğun en ciddi işi oyundur, oynamaktır. Yetişkinler bazen “oyun” kelimesini hafife alıyor. Sanki boş vakitmiş gibi. Sanki gerçek öğrenme masada, kalemle, kitapla başlıyormuş gibi. Ama okul öncesi çağındaki bir çocuk için hayatın ta kendisi oyunun içinde saklı. Bazen okul öncesi dönemi küçük bir hazırlık sınıfı gibi düşünüyoruz. Harfler erkenden öğrenilsin, sayılar tanınsın, hatta mümkünse okuma yazmaya geçilsin istiyoruz. Aman çocuk geri kalmasın diyoruz. Ama şunu atlıyoruz: Bu yaşın dili “Oyun” dur. Bir çocuk legolarla kule yaparken sadece kule yapmaz. Denge kurar, sabretmeyi öğrenir, yıkıldığında yeniden denemeyi keşfeder. Arkadaşıyla oynarken sadece oyuncak paylaşmaz. Sıra beklemeyi, anlaşmazlık çözmeyi, empati kurmayı öğrenir.
Bunların hepsi eğitim değil midir?
Okul öncesi dönem, çocuğun merakının en canlı olduğu dönemdir. O merak bastırılırsa öğrenme isteği de zamanla azalır. Ama oyunla desteklenirse büyür, derinleşir. Çünkü oyun, çocuğun doğal öğrenme yoludur. Zorunluluk hissetmeden, baskı altında kalmadan öğrenir. Elbette eğitim önemlidir. Ancak bu yaşta eğitim masa başında uzun süre oturmak değil; keşfetmek, dokunmak, denemek, soru sormaktır. İyi planlanmış bir okul öncesi ortamında oyun rastgele değildir. Öğretmen rehberdir, çocuğun ilgisini gözlemler, sorularla yön verir ama çocuğun yerine düşünmez. Son yıllarda okul öncesi dönemde beklentiler giderek artıyor: “Benim çocuğum okuma yazmaya geçti.” “Biz matematik kitabına başladık.” Sanki erken öğrenmek bir yarışmış gibi. Sanki çocukluk hızlandırılması gereken bir süreçmiş gibi…
Oysa her şeyin bir zamanı vardır. Bir çocuğun kalemi doğru tutmasından önce, kalemi tutmak istemesi gerekir. Harfleri tanımasından önce, merak etmesi, keşfetmesi gerekir. Merak ise en çok oyunla doğar. Düşünsenize: bir çocuk çamurla oynarken doğayı keşfeder, kukla oynatırken dili gelişir, rol yaparken hayal gücü büyür. Oyun, çocuğun öğrenme yoludur. Biz bazen sessiz duran, masasında düzgün oturan çocuğu “uslu” diye tanımlarız. Ama belki de en çok soru soran, en çok dağıtan, en çok hareket eden çocuk öğrenmeye en açık olandır. Çünkü deniyordur. Çünkü keşfediyordur.
Oyun başıboşluk değildir. İyi planlanmış bir okul öncesi ortamında oyun; rehberlik edilen, desteklenen, gözlemlenen bir öğrenme alanıdır. Öğretmenin rolü burada çok kıymetlidir: çocuğun dünyasına girer, ama onun yerine oynamaz. Yön verir, ama yönlendirmez. İşte asıl ustalık burada başlar. Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz çocuklardan erken başarı mı istiyoruz, yoksa sağlam bir temel mi? Çünkü okul öncesi dönem bir yarış pisti değil, bir tohumun toprağa tutunma sürecidir. Kökler güçlü olursa, gövde zaten büyür. Bazen bir çocuğun kahkahası, yazdığı en düzgün harften daha değerlidir. Bazen bir kumdan kale, en düzenli çalışma sayfasından daha öğreticidir.
Ve unutmayalım: Gerçek öğrenme, oyunla başlar; oyunla büyür; oyunla kalır…
Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Temel Eğitim Bölümü Okul Öncesi Öğretmenliği Ana Bilim Dalı Topluma Hizmet Dersi Kapsamında Dr. Öğr. Üyesi Songül PEKTAŞ rehberliğinde hazırlanmıştır.