Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Görevlisi Mesut Bilginer; 47 yıllık arkadaşım ve hürmete layık gördüğüm kıymetli bir dostumdur.
Hani nezaket sahibi, zarif ve nahif insanlar için "tam bir İstanbul efendisi" denir ya; Mesut Bey de tam manasıyla o güzel iltifata matuf bir Kahramanmaraş efendisidir.
Edebiyata ve musikiye aşina köklü bir aileden gelen Mesut Bey, şehrimizin münevver hocalarından, müftülük makamında da bulunmuş merhum Halil Hoca Efendi’nin mahdumudur. Çocukluğundan itibaren edebiyatın, şiirin ve musikinin ikliminde yoğrularak yetişmiştir. Nitekim kendisi, Dîvâne Şiirler kitabının önsözünde şiir yolculuğunun ilk adımlarını şöyle anlatıyor:
“Babamızın memuriyeti sebebiyle bulunduğumuz Elbistan’da ilkokulda okuyordum. Merhum Babacığım Müftü Halil Şâdi Hoca Efendi; şiiri çok seven, özellikle Mehmet Âkif’in Safahat’ından ve Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inden pek çok şiiri ezbere bilen ve bizi de şiir ezberlemeye teşvik eden bir münevverdi. Okuduğu bir diğer kitap ise Ali Ulvi Kurucu’nun ‘Gümüş Tül ve Alevler’ eseriydi. Bazı şiirleri tam anlayamasam da babamın teşvikiyle ezberlemeye çalıştığımı hatırlıyorum.
Galiba 1970 veya 1971 yılıydı. Babacığım bir akşam eve elinde Abdürrahim Karakoç’un ilk kitabı olan ‘Hasan’a Mektuplar’ ile geldi. ‘Bizim Cela’dan bir şair, güzel hicivleri var’ dedi. Hemen okumaya başladım; ‘Mektup yazdım Hasan’a / Ha Hasan’a ha sana’ diyerek ilkokul dördüncü sınıf öğrencisini muhatap aldığına göre bazı şiirleri ezberlemeliydim ve hemen başladım…”
Cemiyet hayatında da tecrübelerini cömertçe paylaşan Mesut Bey, birçok kültürel derneğin kuruluşunda aktif rol üstlendi. Bunların en müstesnası şüphesiz Kahramanmaraş Hz. Mevlâna Kültürünü ve Türk Tasavvuf Musikisini Araştırma ve Yaşatma Derneği idi. Burada, Osmanlı’dan miras kadim tasavvufi geleneklerimizi yaşatma ve geleceğe taşıma gayretine omuz verdi. Edebi birikimini ve musiki hafızasını, bu irfan kapısından aldığı manevi feyizle coşturdu. İşte bu coşku, geçtiğimiz günlerde “Dîvâne Şiirler” adıyla bir kitaba dönüştü. Kalem kapısının aralandığı bu güzel başlangıcı kutluyor, arkasından gür bir sesle emsal eserlerin de geleceğine inanıyorum.
Mesut Bilginer, Dîvâne Şiirler kitabı için bir takdim yazısı kaleme almamı istediğinde bunu büyük bir gururla kabul ettim. Ancak böylesi irfani bir esere takdim yazmak cesaret isterdi. Duygularıma tercüman olan kelimeler takdim yazısı olarak şöyle vücut buldu:
“Şiir, kalbin dille imzaladığı en mahrem sözleşmedir. Hele ki bu sözleşme köklerini asırlık bir irfan nehrinden, tasavvufun cezbe ve sadakat ikliminden alıyorsa; kelimeler sıradan birer ses olmaktan çıkıp ruhun ötelerle dertleşmesine dönüşür. Modern çağın gürültüsü, hız tutkusu ve betonlaşan dünyasında insan kalbinin en çok ihtiyaç duyduğu şey; durup dinlenebileceği, nefsine ayna tutabileceği manevi bir sığınaktır. Elinizdeki bu kitap, tam da gürültünün ortasında kalbi yorulan insan için bir inşirah vesilesidir.

Tasavvuf geleneğinde ‘divane’ olmak; aklı geride bırakıp ilahi aşka râm olmaya işarettir. Mesut Bilginer’in ‘Dîvâne’ mahlasıyla kaleme aldığı şiirler, modern zamanların rasyonelliği ile kadim tekkelerin aşk iklimini buluşturan istisnai bir köprüdür. Şair; akademik ve iktisadi dünyanın hesap pusulalarından sıyrılarak kalbini gönül defterine açar. Bu teslimiyet; Şah-ı Merdan Hz. Ali’den, Ehl-i Beyt muhabbetinden, Cenâb-ı Pîr Nureddin Cerrahi’den ve Hz. Mevlânâ’dan beslenen derin bir irfani tavırdır.
Dîvâne’nin mısralarının dergâhlarda kaside olarak okunması veya ilahi formunda bestelenmesi, onların sadece okunmak için değil, meşk edilmek için yazıldığını gösterir. Klasik Divan şiirinin saraylı estetiğini, Tekke edebiyatının arifane neşvesini ve modern insanın içsel gurbetini aynı potada eriten bu 'Klasik-Modern İrfanî Divançe'nin tüm şiir dostlarına şifa olmasını temenni ederim.”
“Sarhoşu görüyor, şarabı görmüyorsun”
Türk şiir geleneğinde "Dîvâne" sıfatı; aklını dünyevi hırslardan azat edip varlığını Mutlak Sevgili’nin varlığında eritenlerin makamıdır. Mesut Bilginer de mısralarını zikir ve fikir imbiğinden geçirerek kalbi cilalayan çağdaş bir kelam dervişi vasfında bir şair olarak görüyorum.
Poetikasının merkezinde, kesret (çokluk) perdesini yırtıp vahdete (tekliğe) ulaşma sancısı yatar. O, sadece gözün gördüğü fiziki formlarla ilgilenen rasyonel akla şöyle itiraz eder:
“Sarhoşu görüyor, şarabı görmüyorsun
Ateşi görüyor, yakanı görmüyorsun
Yokluk var olursa varlık kaybolur
Aşığı görüyor, mâşuku görmüyorsun”
Şair, okuyucuyu nesnelerin ötesindeki Mutlak Sanatçı’yı müşahede etmeye çağırır. Kulun nefsinden geçmesiyle (fena) başlayan bu yolculuk, sarsıcı bir "Enel Hak" tefekkürüne evrilir:
“Dîvâne, âşık mâşuktan ayrı mıdır?
Vahdet kesretten gayrı mıdır?
Gözü değil, bakışı şehlâ olanın
‘Enel Hak’ demesi hakkı mıdır?”

Dîvâne’nin dervişane kimliği soyut bir mistisizmden ibaret değildir. “Cenâb-ı Pîr Nureddin Cerrâhî Efendim” methiyesinde billurlaşan duruşu, kendi hiçliğini bir mürşidin himmetinde eritme arzusudur. Aristo’nun kendi kendine yeten rasyonel aklına karşı; kulun ancak bir gönül sultanının sâyesinde mana şerbetini içebileceğine inanır:
“Bu fakir yolundadır bendeniz
Hem gafil, şaşkın hem de âciz
Dîvâne dîvânedir çaresiz
Sâhib-i himmet Pîrim Cerrahi”
Hâfız-ı Şirâzî’ye ithaf ettiği Yasemin şiirinde serbest formun imkânlarını kullanan şair, biçimi ne olursa olsun okuyucuya asırlık kadim öğüdü hissettirir:
“Dîvâne bu sözleri sen de iyi dinle!
Kendini seyret gönül âyînesinden.”
Nitekim Mesut Bilginer, kitabın önsözünde gösterdiği derin mütevazılıkla; "Elinizdeki mısralar şiir midir? Estağfirullah, iddiadan Rabbime sığınırım... Yazdıklarımı Katharsis değil, olsa olsa Mimesis olarak değerlendiriyorum" diyerek son sözü okuyucuya bırakır.
Kitap Ağacı Yayınları’ndan çıkan “Divane Şiirler”geçtiğimiz günlerde internet kitap marketlerde okuruyla buluştu. Gönülden süzülen bu zarif eserin edebiyat dünyamıza ve gönül hanelerimize hayırlı, uğurlu olmasını niyaz ediyorum.
