Çocukluk yıllarımızın masalsı ikliminde, bu şehrin camilerini, minarelerini ve o heybetli kalesini, tıpkı yanı başımızdaki Ahır Dağı gibi ezelden beri orada duran, sarsılmaz birer kaya zannederdik. Bir yanını yeşil yosunların süslediği o vakur Memluki şerefeli minarelerini, zamanın eliyle kararmış kadim kale surlarını, asırlık konakları ve dertli dertli akan çeşmeleri hep öylece göreceğimizi sanırdık. Çünkü bizim bakışımızın değdiği her köşeye, bizden önce babalarımız, onlardan önce de dedelerimiz bakmıştı. Takvim yaprakları değişse de kutsal mekânlarımız hep aynı mekândı; aynı kubbenin altında secdeye varılır, aynı minareden yükselen ezanın huzurunda durulurdu.
Ancak bu şehrin insanı, o buz kesmiş 6 Şubat sabahına uyandığında, ruhunu bir baston gibi yasladığı o zarif minarelerin artık gölge vermediğini gördü. Şehir, göğsündeki madalyayı sanki hüzünle sıkıyordu. Asrın felaketi yaşanmış, kubbeler çökmüş, minareler kırılmış; taş, toprağın kucağına bir yetim gibi düşmüştü.
Maraş’ın vakur evlatları, bir yandan körpe canlarını kara toprağın sinesine emanet ederken, diğer yandan ay yıldızlı bayrağının gölgesinde devletine ve yarınlarına olan sarsılmaz güvenini korudu. Çok geçmedi; hüzün yerini hummalı bir dirilişe bıraktı.
Şimdi her bir minare, kışın ardından başını topraktan uzatan bir kardelen, bir nergis çiçeği zarafetiyle yeniden hayat buluyor. Taş taş üstüne kondukça, Maraş’ın semaları eski dostlarına yeniden kavuşmanın coşkusuyla aydınlanıyor. Tıpkı dünkü gün yeniden gölgesine kavuştuğumuz Ulu Camii minaresi ve ecdat yadigarı Camii Kebir gibi…

Geçmişin Gölgesi, Geleceğin Işığı
Şehirlerin de ruhu vardır ve o ruh, bazen bir minarenin vakur duruşunda, bazen de bir ezanın göğe yükselen ilk sedasında gizlidir. Asrın felaketiyle sarsılan, sessizliğe gömülen Kahramanmaraş, tam 3 yıl, 1 ay ve 10 gün sonra, mübarek bir Leyle-i Kadr’in sinesinde yeniden nefes almaya başladı. Maraş Ulu Camii’nin semaya uzanan minaresinden yükselen o ilk öğle ezanı, sadece bir namaz çağrısı değil; bir şehrin küllerinden doğuşunun, bir halkın sabrının ve "Yeniden Buradayız" demenin ilahi bestesiydi.

Açılışa Kültür ve Turizm Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy’un katılımı son anda başka bir program nedeniyle ertelenmişti. Fakat Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı, Vakıflar Bölge Müdürü teşrif etmişlerdi. Elbette kültür değerlerimizin ayağa kalkması için canla başla mücadele eden İl Kültür Turizm Müdürümüz Eshabil Yıldız’la birlikte, şehrin idarecileri, bürokratları, siyasetçileri ve inşaatı üstlenen firma temsilcileri de katılmıştı.
Güneş saati gibi yere düşen minare gölgesini izlerken kalbimde derin bir sızı ve umut birbirine karıştı. Bu kadim şehirde gölgesi kaybolmuş o kadar çok minare vardı ki... Ancak Ulu Camii’nin yeniden aslına rücu eden Memlük tarzı işçiliği, taşın dile gelişiydi sanki. Minare, sanki hiç yıkılmamış, sanki asırlardır orada o vakur duruşuyla şehri gözlüyormuş gibi saftı. Bu duyguyla bir müddet bir güzeli izler gibi seyrettim minareyi.

Caminin kapısından içeri adım attığımda, zaman mefhumu bir sis bulutu gibi dağıldı. Her şey pırıl pırıl, her taş, her nakış yeniydi ama ruh asırlar öncesine aitti. Gözlerimi kapattığımda, en ön safta minberin yanında Dulkadiroğlu Süleyman Bey’i, beyleriyle diz çökmüş halde huşu içinde gördüm. Hemen arkasında bıyıkları yeni terleyen Alaüddevle Bozkurt Bey, vakur bir edayla saf tutmuştu. Ak sakallı ilim ve irfan sahibi hocalar, hafızlar, müderrisler, tasavvuf ehli, gönül ehli zatlar. Ve caminin inşasında teri taşa karışmış isimsiz sanatkarlar, nakkaşlar, ustalar, ameleler... Geçmiş ve bugün, aynı secdenin huzurunda tek bir vücut olmuştu sanki…

Sözün Senet Olduğu Gün: Bir Vaadin Tahakkuku
Geçtiğimiz yıl, İl Kültür Turizm Müdürümüz Eshabil Yıldız Beyefendi’ye Kahramanmaraş Edebiyat ve Sanat Derneği Mesder’de yaptığı bir söyleşisinde sormuştum: "Ulu Camii’den ne zaman ezan duyacağız?" Henüz ortada ne minare ne de çatı varken, Eshabil Bey büyük bir inançla "2026 Ramazan’ında, muhtemelen Kadir Gecesi’nde" demişti. Bugün, o sözün mahcup olmayan vakarıyla saf tuttuk. Hafız Mehmet Ali Sarıtürk ve Hafız Mehmet Akif Işık Hocaların coşku ve duygu dolu okudukları ilk ezanın ardından, Maraş Müftüsü Hasan Hüseyin Güller hocanın imametinde kılınan o ilk namaz, bir devletin sözüne sadakatinin, bir milletin ise evine dönüşünün tescili gibiydi.
Musıkînin ve Huşunun Zirvesi: Enderun Usulü Teravih
Güneş yerini Kadir Gecesi’nin nuruna bıraktığında, Ulu Camii bir kandil gibi yanıyordu. Restorasyon sırasında eskiden itikafa girenlerin olduğu sol taraftaki bölümde sıva altından çıkan o gizemli taş oluklu çeşme, ecdadın bize bıraktığı yeni bir hatıra gibi ışıldıyordu. Cami hıncahınç doluydu; kadınlar mahfili, avlular, son cemaat yerleri... Şehrin özlemi taşmış, caminin kalbine akmıştı.
Yatsı ezanını Hafız Mehmet Ali Sarıtürk, Eşref Şekerli ve Şaban Daş hocaların birlikte okudular. Müezzin çardağından okunan Hicaz ezan, taş duvarlarda bir yankı değil, bir dua oldu sanki. O gece Maraş semaları, Itri’nin mirası olan Enderun Usulü Teravih ile yankılandı. Ulu camii imamları Fatih Çetinkurt ve Mustafa Arifoğlu hocaların kıldırdığı teravihte; Rast’tan Uşşak’a, Saba’dan Eviç’e, Acemaşirân’a uzanan makam geçişleri, teravihi yeknesaklıktan çıkarıp estetik bir ruhani bir yolculuğa dönüştürdü.
Sakal-ı Şerif’in Gölgesinde Bir Gözyaşı
Camide Vali Mükerrem Ünlüer ile birlikte şehrin idarecileri ve bürokratları da vardı. Huşu içinde okunan mevlid-i şerifi dinlediler. Gecenin ilerleyen saatlerinde Sakal-ı Şerif ziyareti yapıldığında, cami içindeki huşu zirveye ulaştı. Cemaat ayakta, eller bağlı, boyunlar bükük... ;Salavat ve kasideler eşliğinde dökülen her damla gözyaşı, şehrin yaralarına merhem gibiydi. Tesbih namazı ve teheccüdlerle süslenen bu gece, Maraş’ın manevi tapusunun yeniden mühürlendiği andı.
Çıkışta Vakıflarca dağıtılan sıcak çorbanın buharı, dostça bir sohbetin kokusuna karışıyordu. Bu muazzam eserin yeniden ihyasında emeği olan başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, Kültür ve Turizm Bakanlığımıza, Vakıflar Genel Müdürlüğümüze, Valiliğimize, İl Kültür Turizm Müdürlüğümüze, Büyükşehir Belediyemize ve taşın üzerine taş koyan her bir sanatkara, nakkaşa, hattata, mühendise, işçiye, emekçiye minnettarız.
Maraş Ulu Camii artık sadece bir taş yapı değil; acının içinden süzülüp gelen bir yeniden dirilişin sembolüdür. Şahadet parmağı gibi semaya yükselen minarelerin gölgesi bu topraklardan ebedi olarak silinmeyecektir. Maraş Ulu Camii tıpkı Ahır Dağı gibi ezelden ebede var olmaya devam edecektir. Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin diyoruz.
Bu vesileyle Ramazan Bayramımızı tebrik eder, hayırlara vesile kılmasını temenni ederim.
Selam ve sevgilerle.