Siirt'in Kurtalan ilçesinde düzenlenen Ekmek, Barış ve Adalet kampanyasında söz alan bir kadın, birkaç dakikalık konuşmasında Türkiye'nin yıllardır çözülemeyen sorunlarını bir bir sıraladı.
Ne bir ekonomi uzmanıydı ne de elinde hazırladığı istatistik tabloları vardı. Yaşadıklarını, gördüklerini, artık üstesinden gelemediği sıkıntıları anlatıyordu.
Bir ineği varmış. Yem alamadığı için kesime göndermek zorunda kalmış. Buğday ekecek toprağı varmış, mazot pahalı olduğu için ekemiyormuş. Kendi sütünü, yoğurdunu, peynirini üreten bir aile artık bunları yapamaz hâle gelmiş.
Konuşmasının bir yerinde şöyle dedi:
“Bu ülkenin halkı tembel değil ama elinden başka bir şey gelmiyor.”
Üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir cümle.
Toprağı olduğu hâlde ekemeyen, hayvanını besleyemeyen, çalışmak istediği hâlde geçimini sağlayamayan insanlardan söz ediyoruz. Üstelik bütün bunlar, tarımsal üretim potansiyeliyle övündüğümüz Türkiye'de yaşanıyor.
Çukurova'yı düşünelim. Verimli topraklarıyla nesiller boyunca binlerce aileye geçim kaynağı olmuş bir bölge. Konya Ovası, Trakya, Güneydoğu Anadolu... Ülkenin dört bir yanında tarıma elverişli geniş araziler bulunuyor. Buna rağmen çiftçi, üretimini sürdürebilmek için her geçen yıl daha fazla mücadele etmek zorunda kalıyor.
Kuraklık, iklim değişikliği, küresel ekonomik gelişmeler elbette tarımı etkiliyor. Ancak çiftçinin yaşadığı sorunları yalnızca bunlarla açıklamak mümkün değil.
TÜİK'in Ağustos 2026 verilerine göre tarımsal girdi fiyatları bir yılda yüzde 30,28 arttı. Enerji ve yağlayıcılar grubundaki artış ise yüzde 43,14'e ulaştı.[1]
Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin verileri de durumu ortaya koyuyor. Ağustos 2025'te litresi 53,09 lira olan mazot, Ağustos 2026'da 83,83 liraya yükseldi. Bir yılda yüzde 57,9 artış. Aynı dönemde besi yemi yüzde 34,5, süt yemi ise yüzde 31,8 zamlandı.[2]
Eylül ayında mazotun litre fiyatı 94,60 liraya kadar çıktı. Yıllık artış yüzde 70,7'ye ulaştı.[3]
Çiftçi tarlasını sürebilmek için mazot alacak. Tohumunu, gübresini temin edecek. Sulama, işçilik, nakliye giderlerini karşılayacak. Hasat zamanı geldiğinde ürününü hangi fiyattan satacağını, yaptığı masrafı çıkarıp çıkaramayacağını bilemeyecek.
Bütün bunların sonunda toprağını ekmekten vazgeçerse ne olacak?
Bugün üreticinin karşılayamadığı maliyetler, yarın tüketicinin karşısına yüksek fiyat olarak çıkıyor. Üretimin sürdürülemediği yerde ithalata duyulan ihtiyaç artıyor. Kırsalda geçimini sağlayamayan insanların kentlere göç etmesiyle başka toplumsal sorunlar da ortaya çıkıyor.
Daha birkaç kuşak öncesine kadar kendi ihtiyacının önemli bir bölümünü üretebilen köylerde, bugün temel gıda maddelerinin dışarıdan satın alınması sıradan bir durum hâline geldi.
Kurtalan'da konuşan kadın, okuldan dönen iki çocuğun kendi aralarındaki konuşmasına tanık olduğunu da anlattı.
Çocuklardan biri diğerine, “Eve niye gidiyoruz? Evde bir şey yok ki yiyelim.” demiş.
İnsanın boğazına düğümlenen bir cümle.
Çocukluğumuzda okuldan eve dönerken mutfaktan gelen yemek kokusunu hatırlayanlarımız vardır. Annemizin hazırladığı sofrayı, bir dilim ekmeğin arasına konulan peyniri, salçayı... Bazen yalnızca eve yetişmek için adımlarımızı hızlandırırdık.
Şimdi iki çocuk, evde yiyecek bir şey bulamayacaklarını bildikleri için eve dönmek istemiyor.
Bu konuşma tek başına Türkiye'deki çocuk yoksulluğunun boyutlarını ölçmeye yetmez elbette. Ama yoksulluğun bir çocuğun hayatında nasıl karşılık bulduğunu anlamak için yeterince sarsıcı.
Üstelik mesele o gün aç kalmakla da sınırlı değil. Yeterli ve dengeli beslenemeyen çocukların fiziksel gelişimleri, öğrenme becerileri ve eğitim hayatları olumsuz etkilenebiliyor. Çocuklukta yaşanan yoksunluklar, yetişkinlik dönemine kadar uzanan eşitsizliklerin temelini oluşturabiliyor.
Bir çocuğun geleceği, doğduğu ailenin ekonomik koşullarıyla ne ölçüde belirlenmeli?
Eğitimde fırsat eşitliğinden söz ederken çocukların aynı sınıfa farklı hayat koşullarından geldiklerini ne kadar hesaba katıyoruz?
Birinin önünde kahvaltı sofrası kurulurken diğerinin okula aç gitmesi, daha ilk dersten aralarında görünmeyen bir mesafe yaratıyor.
TÜRK-İŞ'in Eylül 2026 araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması 37 bin 801 liraya ulaştı. Gıda dışındaki temel ihtiyaçlarla birlikte hesaplanan yoksulluk sınırı ise 123 bin 130 lira.
Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti bile 48 bin 885 lira.[4]
Bu rakamların karşısına çalışanların gelirlerini, emekli aylıklarını ve sosyal yardım miktarlarını koyduğumuzda ortaya çıkan tabloyu görmezden gelmek mümkün mü?
Kirasını, faturalarını ödedikten sonra elinde kalan parayla ay sonunu getirmeye çalışan aileler var. Çocuğunun okul ihtiyaçlarını karşılayabilmek için başka harcamalarından vazgeçen anne babalar, pazara akşam saatlerinde gidip ucuzlayan ürünleri bekleyen emekliler var.
Bir süredir toplumun geniş kesimleri için tasarruf, gelecek adına yapılan bir tercih olmaktan çıktı. Günlük hayatı sürdürebilmenin zorunlu koşuluna dönüştü.
İnsanlar tatillerini, sosyal hayatlarını, çocuklarının eğitim olanaklarını, bazen sağlık ihtiyaçlarını erteliyor. Bir süre sonra ertelenen şeylerin yerini vazgeçilen hayaller alıyor.
Kurtalan'daki kadın konuşmasında boşanmalara da değindi. İnsanların birbirlerini sevmekten vazgeçmediklerini, geçinemedikleri için ayrıldıklarını söyledi.
Boşanmaların nedenlerini yalnızca ekonomik koşullara bağlamak doğru olmaz. Ancak geçim sıkıntısının aile ilişkilerinde yarattığı baskıyı da yok sayamayız.
Sürekli borç hesaplayan, ay sonunu nasıl getireceğini düşünen, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan insanların yaşadığı gerilim, ister istemez aile hayatına yansıyor.
Yoksulluğun insan üzerindeki etkisini yalnızca gelir tablolarıyla açıklamak bu yüzden mümkün değil. Kaygı, çaresizlik, gelecek korkusu ve giderek kaybolan güven duygusu da bu tablonun içinde.
Daha kötüsü, bütün bunlara alışmaya başlıyoruz.
Geçinemeyen insanlara daha dikkatli harcama yapmaları, gençlere daha çok çalışmaları, çiftçilere verimliliklerini artırmaları öğütleniyor.
Gelirinin büyük bölümünü temel ihtiyaçlarına ayıran bir aile daha ne kadar tasarruf edebilir? Üretim maliyetlerini karşılayamayan çiftçi, yalnızca daha fazla çalışarak bu sorunu çözebilir mi?
Yoksulluğun bütün sorumluluğunu insanların omuzlarına yüklemek, ekonomik politikaların sonuçlarını tartışmaktan kaçınmanın kolay bir yolu hâline geliyor.
Elbette devletin tarımsal destekleri, sosyal yardımları ve çeşitli ekonomik programları var. Bunların varlığını inkâr etmek doğru değil. Fakat asıl değerlendirilmesi gereken, bu uygulamaların insanların hayatında neyi değiştirdiği.
Örneğin Tarım ve Orman Bakanlığının verilerine göre 2025 yılında tarımsal destekler için başlangıçta 135 milyar lira ayrılmış. Zirai don nedeniyle eklenen ödenekle birlikte toplam bütçe 158,55 milyar liraya yükselmiş ve tamamı kullanılmış.[5]
2026 yılı bütçesinde tarımsal destek programlarına 168 milyar lira ayrılırken, 2027 yılı bütçe teklifinde bu tutarın 235 milyar liraya çıkarılması öngörülüyor.[6]
İlk bakışta desteklerin arttığı görülüyor. Ancak bu rakamları değerlendirirken üretim maliyetlerindeki yükselişi, enflasyonu ve çiftçinin satın alma gücünü de hesaba katmak gerekiyor.
Üstelik burada pek konuşulmayan, son derece önemli bir ayrıntı var.
5488 sayılı Tarım Kanunu'nun 21. maddesine göre tarımsal destekleme programları için bütçeden ayrılacak kaynak, gayrisafi millî hasılanın yüzde birinden az olamaz.[7]
Bu hüküm, tarımsal desteklerin finansmanı konusunda kanunla belirlenmiş bir alt sınır bulunduğunu gösteriyor.
Peki, bütçede bu ölçüt ne kadar karşılanıyor?
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odasının 20 Ekim 2026 tarihli açıklamasına göre, 2027 yılı için öngörülen 235 milyar liralık doğrudan tarımsal destek, tahmini gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 0,21'ine karşılık geliyor.
Odanın hesabına göre kanundaki yüzde birlik ölçüt esas alındığında yaklaşık 1 trilyon 112 milyar lira ayrılması gerekiyor. Doğrudan destekler için teklif edilen tutarla bu hesap arasında yaklaşık 877 milyar liralık fark bulunuyor.[8]
Elbette bütçede doğrudan tarımsal destekler dışında tarımsal yatırımlar, kredi destekleri, vergi harcamaları ve diğer kalemler de var. Bunların hepsini aynı kapsamda değerlendirmek doğru olmaz.
Ancak bu ayrım, kanunun öngördüğü destek düzeyinin nasıl karşılandığı sorusunu ortadan kaldırmıyor.
Bir tarafta çiftçinin üretimini sürdürebilmesi için milyarlarca liralık destek bütçeleri açıklanıyor, diğer tarafta üretici artan maliyetlerden yakınmaya devam ediyor. Üstelik meslek odalarının hesaplamaları, doğrudan desteklerin kanunda belirtilen ölçütün oldukça altında kaldığını gösteriyor.
Burada tartışılması gereken, yalnızca bütçeden kaç lira ayrıldığı değil, ayrılan kaynağın çiftçiyi üretimde tutmaya yetip yetmediği.
Bir ineğini besleyemediği için kesime gönderen kadının anlattıklarıyla bu rakamları yan yana koyduğumuzda sorunun büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor.
Kadın yardım istemekten önce üretmek istediğini söylüyor. Buğdayını ekmek, hayvanını beslemek, ailesinin geçimini kendi emeğiyle sağlamak istiyor.
Oysa ekonomik koşullar onu üretimden uzaklaştırıyor.
İşte tam da burada sosyal yardımlar meselesine geliyoruz.
Yoksullukla mücadele etmekle yoksulluğu yardımlarla yönetmek aynı şey değil.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının 2021 yılı faaliyet raporunda, o yıl 5 milyon 903 bin 515 hanenin sosyal yardımlardan yararlandığı belirtiliyor. Bunların yaklaşık 2,5 milyonu düzenli yardım alan hanelerden oluşuyor.[9]
Bu rakamlar, bütün hanelerin sürekli yardıma bağımlı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak sosyal desteklerin ne kadar geniş bir kesime ulaştığını göstermesi bakımından önemli.
Sosyal yardımlar elbette gerekli. Özellikle gelirini kaybeden, çalışamayacak durumda olan veya geçici olarak ekonomik sıkıntıya düşen insanların korunması sosyal devletin sorumluluğudur.
Fakat yıllarca yardım almak zorunda kalan bir ailenin yaşam koşulları değişmiyorsa ortada başka bir sorun vardır.
Bir insan çalışmasına rağmen geçinemiyor, üretmesine rağmen kazanamıyor, aldığı ücretle temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor ve sonunda sosyal yardıma ihtiyaç duyuyorsa bunun nedenini yalnızca o insanın hayatında arayamayız.
Sosyal yardım bütçelerinin büyümesi, devletin daha fazla ihtiyaç sahibine ulaşabildiğini gösterebilir. Ancak aynı zamanda daha fazla insanın yardıma ihtiyaç duyar hâle geldiğinin de işareti olabilir.
Bu iki ihtimali birbirinden ayırmadan yapılan başarı değerlendirmeleri eksik kalacaktır.
Sosyal devletin başarısı yalnızca kaç kişiye yardım yaptığıyla değil, kaç insanın artık yardıma ihtiyaç duymadan yaşayabildiğiyle de ölçülmeli.
Üstelik ekonomik bağımsızlığın kaybedilmesi, insanın yalnızca yaşam standardını etkilemiyor. Geleceğini planlama imkânlarını, toplumsal ilişkilerini ve tercihlerini de etkileyebiliyor.
İşini kaybetme, yardımının kesilmesi veya temel ihtiyaçlarını karşılayamama endişesi taşıyan bir insanın kendisini ne kadar güvende hissedebileceği üzerinde düşünmek gerekiyor.
Bu nedenle sosyal yardımların hangi ölçütlerle dağıtıldığı, ne kadar şeffaf olduğu ve hak temelli bir anlayışla yürütülüp yürütülmediği son derece önemli.
Yardımın bir hak olarak mı görüldüğü, yoksa yönetenlerin vatandaşa sunduğu bir lütuf gibi mi algılatıldığı üzerinde de durulmalı.
Çünkü devletin vatandaşına sağladığı sosyal destekler herhangi bir siyasi partinin veya yöneticinin kişisel imkânlarından karşılanmıyor. Bu kaynaklar kamu bütçesinden ayrılıyor.
Vatandaşın kamu kaynaklarından yararlanması, herhangi bir siyasi iradeye minnet duymasını gerektirmemeli.
Sosyal yardımların siyasi tercihler üzerinde baskı oluşturabilecek bir ilişkiye dönüşmesini engellemenin yolu, kuralların açık, denetlenebilir ve herkese eşit uygulanmasından geçiyor.
Asıl hedef, insanların yardıma erişimini zorlaştırmak değil, yardıma ihtiyaç duymalarına yol açan ekonomik koşulları değiştirmek olmalı.
Bir çiftçi, üretim maliyetlerini karşılayamadığı için toprağını ekemiyor ve ardından ailesinin geçimini sağlayabilmek için sosyal yardıma başvuruyorsa burada birbirinden bağımsız iki sorun yoktur.
Çiftçiyi üretimde tutacak koşulları oluşturamayıp ardından ailesini yardımlarla ayakta tutmaya çalışmak, sorunun nedenini ortadan kaldırmaz.
Üretimden kopan insanın yeniden üretime dönebilmesi, çalışanın emeğinin karşılığını alabilmesi, çocukların yeterli beslenebilmesi için kalıcı ekonomik politikalara ihtiyaç var.
Aksi hâlde yardımlar artarken yoksulluk da varlığını sürdürebilir.
Kurtalan'daki konuşmanın ardından gazeteci şu soruyu soruyor:
“Gazeteciler susunca aç çocuklar doyacak mı?”
Çok yerinde bir soru.
Ekonomik sorunların haberleştirilmemesi, o sorunları yaşayan insanların hayatını değiştirmeyecek. Çiftçinin yaşadığı sıkıntıları konuşmamak mazot fiyatlarını düşürmeyecek. Yoksulluğun üzerini örtmek, çocukların sofralarına yemek koymayacak.
Üstelik bir toplumun yaşadığı sorunları dile getirmesi, yönetenler açısından rahatsızlık değil, çözüm için değerlendirilmesi gereken bir uyarı olmalı.
Kurtalan'daki kadının konuşmasını bu yüzden önemli buluyorum. Anlattıkları yalnızca kendi ailesinin hikâyesi değil. Üretimden kopan çiftçinin, geçinemeyen çalışanın, çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan anne babanın yaşadıklarından izler taşıyor.
Bir ineği varmış, yem alamadığı için kesime göndermiş. Toprağı varmış, mazot alamadığı için ekememiş.
Üretmekten vazgeçmek istediği için değil, üretmeye gücü yetmediği için.
Oysa bir ülkenin ekonomik büyümesi, insanların yaşam koşullarını iyileştirebildiği ölçüde anlam kazanır.
Açıklanan büyüme rakamları, bütçeler, destek paketleri elbette önemli. Ancak bunların karşılığını tarlasında üretim yapan çiftçinin, fabrikada çalışan işçinin, emeklinin ve okula giden çocuğun hayatında da görebilmeliyiz.
Toprağı olduğu hâlde ekemeyen, çalıştığı hâlde geçinemeyen, çocuklarını doyurabilmek için yardım bekleyen insanların yaşadığı bir ülkede ekonomik başarının ölçütlerini yeniden tartışmak gerekiyor.
Çünkü mesele artık yalnızca ekmeğin fiyatı değil.
İnsanların kendi emekleriyle yaşayabilecekleri koşullara sahip olup olmadıkları.
Ve belki de asıl sorulması gereken şu:
Bir ülkenin insanlarını yoksulluktan kurtarmak mı daha önemli, yoksa yoksulluklarını yönetmek mi?
DİPNOTLAR
[1] Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi, Ağustos 2026, Haber Bülteni No. 58085, 19 Ekim 2026. Tarımsal girdi fiyatlarında yıllık %30,28; enerji ve yağlayıcılar grubunda %43,14 artış.
[2] Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB), Ağustos Ayında Üretici-Market ile Girdi Fiyatlarında Yaşanan Değişimler, 2026. Ağustos 2025–Ağustos 2026 döneminde mazot fiyatlarında %57,9, besi yeminde %34,5, süt yeminde %31,8 artış.
[3] Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB), Eylül Ayında Üretici-Market ile Girdi Fiyatlarında Yaşanan Değişimler, 2026. Eylül 2026'da mazotun litre fiyatı 94,60 TL; yıllık artış %70,7.
[4] Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), Eylül 2026 Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması, 30 Eylül 2026. Dört kişilik aile için açlık sınırı 37.801 TL, yoksulluk sınırı 123.130 TL, bekâr çalışanın aylık yaşama maliyeti 48.885 TL.
[5] T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı, Tarımsal Destek Ödemesi, IV. Çeyrek ve Yıllık: Ekim–Aralık 2025, İstatistik Bülteni No. 048, 12 Şubat 2026. Başlangıçta 135 milyar TL olan destek bütçesi, zirai don nedeniyle eklenen 23,55 milyar TL ile 158,55 milyar TL'ye yükselmiş ve tamamı kullanılmıştır.
[6] 2027 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi, Ekim 2026. Tarımsal destek programları için 2026 bütçesinde 168 milyar TL ödenek bulunurken 2027 bütçe teklifinde 235 milyar TL öngörülmüştür. 2027 tutarı gerçekleşmiş harcama değildir.
[7] 5488 sayılı Tarım Kanunu, 18 Nisan 2006 tarihli Resmî Gazete, Sayı 26149, Madde 21. Tarımsal destekleme programları için bütçeden ayrılacak kaynağın gayrisafi millî hasılanın %1'inden az olamayacağı hükmü.
[8] TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, 2027 Yılı Bütçe Kanunu Teklifinde Çiftçi Refahı, Tarım Ürünleri Arz Artışı ve Gıda Enflasyonunun Düşürülmesi Hedeflenmelidir, 20 Ekim 2026. Odanın hesaplamasına göre 235 milyar TL doğrudan tarımsal destek, 2027 yılı tahmini GSYH'sinin yaklaşık %0,21'ine karşılık gelmektedir. Kanundaki %1 ölçütüyle arasındaki fark yaklaşık 877 milyar TL'dir.
[9] T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2021 Yılı Faaliyet Raporu, Sosyal Yardımlar Bölümü. 2021 yılında 5.903.515 hanenin sosyal yardımlardan yararlandığı, 2.476.457 hanenin düzenli yardım aldığı belirtilmektedir. Bu sayılar, yardım alan bütün hanelerin sürekli yardıma bağımlı olduğunu göstermez.