Kaşif Kozinoğlu’nun ölümü benim de yüreğimi burkuyor.

Bir devletin istihbarat teşkilatında yıllarca görev yapmış bir insanın cezaevinde ölümü, aradan on beş yıl geçtikten sonra mezarının açılmasını gerektirecek kadar kuşku taşıyorsa elbette konuşulmalıdır. Kimse “Bunu bırakın, başka şeylere bakın,” diyemez.

Ama gazeteciliğin bir görevi de aynı anda başka yerlere bakabilmektir.

Çünkü biz Kaşif Kozinoğlu’nun ölümünü, mezarından alınan örnekleri, yıllar önce yazdığı notları ve Kurtlar Vadisi’ndeki tuhaf benzerlikleri konuşurken Türkiye’nin çevresindeki dünya sessizce değişmiyor.

Oldukça gürültülü değişiyor.

Batımızda Ege yeniden geriliyor. Kıbrıs’ta askerî dengeler değişiyor. Güneyimizde Suriye sahasında Türkiye, İsrail ve Rusya’nın çıkarları birbirine giderek yaklaşıyor. İran merkezli savaş Hürmüz’den Kızıldeniz’e kadar enerji yollarını tehdit ediyor.

Birkaç bin kilometre ötede ise BRICS ülkeleri Yeni Delhi’de başka bir dünyanın ekonomik ve siyasi altyapısını tartışıyor.

Bütün bunlar aynı günlerde oluyor.

O hâlde sormamız gereken soru belki de şudur:

Dünya yeniden mevzilenirken Türkiye nerede duruyor?

Ege’de sular neden yeniden ısınıyor?

Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilim yeni değil. Ege’nin hangi noktasına dokunsanız yıllardır çözülemeyen başka bir sorunla karşılaşıyorsunuz: karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası, adaların silahlandırılması, aidiyeti tartışmalı adacıklar...

2023’te imzalanan Atina Bildirgesi’yle iki ülke arasındaki tansiyonun bir süreliğine düştüğünü gördük. Ancak görünen o ki sorunlar çözülmedi; yalnızca üzerleri örtüldü.

Şimdi örtü yeniden kalkıyor.

Üstelik bu kez karşımıza yalnız savaş gemileri ya da savaş uçakları çıkmıyor. Deniz parkları çıkıyor. Mekânsal planlar çıkıyor. Denizlerin altından geçirilmesi planlanan elektrik kabloları çıkıyor.

İsimleri değişiyor ama tartışma dönüp dolaşıp aynı yere geliyor:

Ege’de kimin yetkisi nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Son aylarda Ankara ile Atina’nın karşılıklı açıklamalarına baktığınızda bunu açıkça görmek mümkün. Yunanistan’ın Ege’yi kapsayan çeşitli mekânsal planlarına Ankara peş peşe itiraz etti. Ardından Türkiye’nin ilan ettiği deniz parklarına bu kez Atina karşı çıktı.

Derken araştırma gemileri ve karşılıklı NAVTEX’ler yeniden sahneye çıktı.

Bir başka gerilim başlığı ise Yunanistan ile Güney Kıbrıs arasında planlanan denizaltı elektrik bağlantısı. Atina, kablo çalışmalarının devam edeceğini ve bunun için Türkiye’den izin istemeyeceğini söylüyor. Ankara ise kendi kıta sahanlığını ilgilendiren faaliyetlerde Türkiye’nin haklarının göz ardı edilemeyeceği görüşünde.

Burada mesele yalnızca bir elektrik kablosu değil.

Doğu Akdeniz’de denizin dibinden geçen bir kablonun güzergâhı bile hangi devletin hangi deniz alanında yetki sahibi olduğuna ilişkin siyasi ve hukuki iddiaları beraberinde getiriyorsa enerji altyapısı artık diplomasiden bağımsız düşünülemez.

Daha birkaç hafta önce enerji koridorlarını yazarken söylediğimiz yere yeniden geliyoruz:

Enerjinin geçtiği yer yalnızca ekonomik bir güzergâh değildir; aynı zamanda jeopolitik bir sınır çizgisidir.

Üstelik Ege’deki tabloyu yalnız Ankara-Atina ilişkileri üzerinden okumak artık yeterli değil.

Çünkü Yunanistan’ın İsrail’le askerî ilişkileri hızla derinleşiyor.

İki ülke arasındaki savunma işbirliği milyarlarca avroluk hava savunma projelerine kadar ulaşmış durumda. Buna Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail üçgenindeki ortak tatbikatları, askerî eğitimleri ve güvenlik koordinasyonunu ekleyin.

Ortaya artık yalnız Türkiye ile Yunanistan arasındaki eski Ege anlaşmazlığı çıkmıyor.

Doğu Akdeniz’de yeni bir güvenlik mimarisi oluşuyor.

Kıbrıs’ta taşlar yer değiştiriyor

Ege’den biraz güneye indiğimizde tablo daha da dikkat çekici hâle geliyor.

Kıbrıs.

ABD, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yönelik silah ambargosunun kaldırılması kararını bir yıl daha uzattı. Yeni karar 30 Eylül 2027’ye kadar geçerli olacak.

Ankara’nın tepkisi gecikmedi. Dışişleri Bakanlığı, Rum tarafının yoğun silahlanma faaliyetlerinin bölgesel istikrara zarar verdiğini belirterek Ada’daki iki taraf arasındaki güveni daha fazla aşındıracak adımlardan kaçınılması gerektiğini açıkladı.

Fakat mesele yalnızca silah ambargosunun kaldırılması değil.

Son birkaç yılda Washington ile Güney Kıbrıs arasındaki savunma ilişkileri giderek derinleşti. Rum yönetimi ABD’nin askerî satış ve ihtiyaç fazlası savunma malzemesi programlarına dâhil edildi. Baf’taki Andreas Papandreu Hava Üssü’nün modernizasyonu da gündemde.

Bir tarafta İsrail’le savunma ilişkilerini güçlendiren Yunanistan...

Biraz aşağıda ABD’yle askerî ilişkilerini geliştiren Güney Kıbrıs...

Sonra İsrail...

Bütün bunları birbirinden bağımsız haberler olarak okuyabilirsiniz.

Ya da haritayı biraz uzaklaştırabilirsiniz.

Uzaklaştırdığınızda Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail hattı belirginleşiyor. Bunun yanına ABD-Güney Kıbrıs savunma ilişkilerini koyduğunuzda Doğu Akdeniz’deki güvenlik mimarisinin birkaç yıl öncesinden farklı bir noktaya ilerlediğini görüyorsunuz.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bütün bunlardan “Türkiye’ye karşı bir ittifak kuruldu” sonucunu çıkarmak için elimizde yeterli veri yok.

Ama şu soruyu sormak için fazlasıyla veri var:

Türkiye’nin hemen batısında ve güneyinde askerî ve stratejik ilişkiler neden aynı dönemde bu kadar hızla derinleşiyor?

Suriye: İki güç birbirine yaklaşıyor

Biraz daha doğuya ilerlediğimizde Suriye var.

Ve burada tablo daha tehlikeli.

Esad rejiminin devrilmesinden sonra oluşan yeni denklemde Türkiye, Şam yönetiminin en önemli destekçilerinden biri hâline geldi. Ankara, Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasından devlet kurumlarının güçlendirilmesine kadar birçok alanda Şam’la ilişkilerini derinleştiriyor.

İsrail ise aynı Suriye’ye bambaşka bir yerden bakıyor.

Yeni yönetimin güçlenmesini ve özellikle Türkiye’nin Suriye’deki askerî etkisinin artmasını kendi güvenliği açısından dikkatle izliyor.

Bu iki bakış açısının nerede çarpışabileceğini 18 Ağustos’ta gördük.

İsrail savaş uçakları Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre uzaklıktaki Ebu Duhur Hava Üssü’nü vurdu. Üstelik saldırıdan kısa süre önce Türk askerî yetkililerinin üste incelemelerde bulunduğu bildirildi.

Mesele o kadar hassastı ki ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Türkiye’nin saldırıdan önceden haberdar edilmediğini ve kuzeye doğru ilerleyen İsrail uçaklarını gören Türk tarafının askerî karşılık vermeye hazırlanmasının mümkün olduğunu söyledi.

Bir başka ifadeyle yanlış anlaşılacak tek bir radar izi bile iki ülkeyi istemedikleri bir çatışmaya sürükleyebilirdi.

Türkiye ile İsrail’in doğrudan bir savaş istediğini gösteren bir veri yok.

Ama şunu söylemek artık mümkün:

Türkiye ile İsrail arasındaki coğrafi tampon giderek daralıyor.

Üstelik Suriye sahasında yalnız değiller.

Rusya da orada.

Moskova ile yeni Şam yönetimi arasında ağustosta varılan anlaşmanın ardından Rus askerî varlığı Tartus ve Hmeymim’de devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde dört gemiden oluşan Rus konvoyunun Suriye kıyısındaki tesislere ikmal yapması, Moskova’nın bölgeden vazgeçmediğini bir kez daha gösterdi.

Rusya’nın Tartus’tan kolay kolay vazgeçmeyeceği zaten tahmin edilebilir. Çünkü Tartus, Moskova’nın Akdeniz’deki askerî lojistiği açısından stratejik bir kapı.

Şimdi Suriye haritası biraz daha kalabalık.

Türkiye var.

İsrail var.

Rusya var.

Yeni Şam yönetimi var.

Biraz daha doğuya gittiğimizde ise İran var.

Ve İran’a ulaştığımız anda savaş haritasıyla enerji haritası üst üste binmeye başlıyor.

Hürmüz: Savaşın petrol vanası

Bugün Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemileri saymak, savaş cephesindeki askerleri saymak kadar anlamlı hâle geldi.

Savaş öncesinde boğazdan günde yaklaşık 125 büyük ticari gemi geçiyordu. Pazartesi günü emtia gemisi geçişi dörde kadar düştü.

Rakam küçük olabilir ama taşıdığı anlam devasa.

Çünkü dünya ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık beşte biri bu dar su yoluyla bağlantılı.

Hürmüz aksadığında yalnız İran’ın ya da Körfez ülkelerinin sorunu ortaya çıkmıyor. Petrol fiyatından navlun ücretlerine, sigorta maliyetlerinden Avrupa’nın enerji güvenliğine kadar uzanan küresel bir zincir etkileniyor.

Bu yüzden herkes aynı sorunun cevabını arıyor:

Hürmüz’ün etrafından dolaşabilir miyiz?

Suudi Arabistan yıllardır bunun için Doğu-Batı petrol boru hattını kullanıyor. Basra Körfezi tarafındaki petrolü ülkenin diğer ucuna taşıyarak Kızıldeniz’deki Yanbu’ya ulaştırıyor.

Hürmüz’deki sıkışmayla birlikte bu hattın önemi daha da arttı.

Sonra ne oldu?

12 Eylül’de hat bir İHA saldırısının ardından geçici olarak kapatıldı.

Yani petrol Hürmüz’den kaçırıldı ama bu kez alternatif boru hattı hedef oldu.

Enerjiyi başka bir güzergâha taşımak jeopolitik riski ortadan kaldırmadı.

Riski yalnızca başka bir yere taşıdı.

Üstelik Kızıldeniz’e ulaştığınızda sorun bitmiyor.

Çünkü güney kapısında Babülmendep var.

İran destekli Husiler son günlerde Yemen’in batı kıyısındaki ilerleyişleri sırasında Babülmendep’in ortasındaki stratejik Mayun, diğer adıyla Perim Adası’nı ele geçirdi.

Mayun küçücük bir ada olabilir.

Ama haritada bulunduğu yere baktığınızda büyüklüğünün hiçbir önemi kalmıyor.

Çünkü ada Babülmendep’in tam ortasında ve boğazı iki geçiş kanalına ayırıyor.

Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik füze ve İHA saldırıları da yeniden yoğunlaştı. Khamis Mushait’teki askerî hava üssü saldırıya uğradı; Suudi enerji altyapısı üzerindeki baskı arttı.

Şimdi Arap Yarımadası’nın haritasını biraz uzaktan seyredin.

Doğusunda Hürmüz.

Batısında Babülmendep.

İkisinin arasında Suudi Arabistan.

Hürmüz’den kaçırılan petrol Kızıldeniz’e yönlendiriliyor.

Onu taşıyan alternatif boru hattı vuruluyor.

Petrol Kızıldeniz’e ulaştığında bu kez Babülmendep riskiyle karşılaşıyor.

Enerji bir darboğazdan kaçarken diğerine yakalanıyor.

Dolayısıyla dünya bugün yalnız petrolün nereden çıkarılacağını değil, nereden güvenli biçimde geçirileceğini tartışıyor.

İşte burada Türkiye yeniden haritanın ortasına geliyor.

Irak petrolünü Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaştıran güzergâhın önemi artıyor. Irak, Suriye ve Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaşabilecek alternatif hatlar yeniden tartışılıyor. Körfez ülkeleri Hürmüz’e bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor.

Geçtiğimiz haftalarda bu köşede enerji koridorlarını yazarken üzerinde durduğumuz mesele tam olarak buydu:

Bir ülkenin stratejik gücünü yalnız sahip olduğu petrol ve doğal gaz belirlemiyor.

O petrolün ve doğal gazın geçtiği yolu kontrol edebilme kabiliyeti de belirliyor.

BRICS hangi dünyanın hazırlığını yapıyor?

Tam bütün bunlar yaşanırken BRICS liderleri 12-13 Eylül’de Yeni Delhi’de toplandı.

Zirvenin ekonomik kararları önemliydi.

Yerel para birimleriyle ticaret, sınır ötesi ödeme sistemlerinin geliştirilmesi, Yeni Kalkınma Bankası, IMF ve Dünya Bankası’nda gelişmekte olan ülkelerin daha güçlü temsil edilmesi talebi, enerji güvenliği...

Bunların hiçbiri “yarın dolar ortadan kalkıyor” anlamına gelmiyor.

Ama bize başka bir şeyi söylüyor:

Dünya yalnız askerî olarak değil, ekonomik olarak da alternatif yollar arıyor.

Petrol Hürmüz’e alternatif yol arıyor.

Ticaret riskli deniz yollarına alternatif güzergâh arıyor.

Para mevcut ödeme sistemlerine alternatif kanallar arıyor.

Ülkeler mevcut ittifakların yanında yeni ortaklıklar arıyor.

BRICS’in Ortadoğu konusunda söyledikleri de dikkat çekiciydi.

Gazze’de ateşkesin korunmasını ve insani yardımın engelsiz ulaştırılmasını istedi. Filistinlilerin zorla yerlerinden edilmesine karşı çıktı. 1967 sınırları içerisinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen Filistin devletine desteğini yineledi. Filistin’in Birleşmiş Milletler’e tam üye olmasını savundu.

Lübnan konusunda İsrail güçlerinin Lübnan topraklarından çekilmesini istedi.

Suriye’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne bağlılığını açıkladı; siyasi sürecin dış müdahaleden bağımsız olması gerektiğini vurguladı ve işgalci güçlerin Suriye’den çekilmesi gerekliliğini yeniden teyit etti.

Bu, Yeni Delhi’de yalnız ekonomik bir zirve yapılmadığını gösteriyor.

BRICS aynı zamanda değişen dünya düzeninde nasıl bir siyasi pozisyon almak istediğini de tarif ediyor.

Peki Türkiye nerede?

Şimdi yeniden Türkiye’ye dönelim.

Batımızda Ege hareketleniyor. Yunanistan İsrail’le askerî ilişkilerini güçlendiriyor. Güney Kıbrıs ABD’yle savunma ilişkilerini derinleştiriyor. Suriye’de Türkiye ile İsrail’in nüfuz alanları birbirine yaklaşıyor. Rusya Tartus ve Hmeymim’den vazgeçmiyor.

İran savaşı Hürmüz’ü sıkıştırıyor. Hürmüz’e alternatif olarak kullanılan Suudi petrol hattı vuruluyor. Kızıldeniz’in kapısında Husiler stratejik mevziler kazanıyor.

BRICS ise yeni ekonomik ve siyasi mekanizmalar arıyor.

Türkiye bütün bunların ortasında.

NATO üyesi.

Avrupa Birliği’ne aday.

Rusya’yla enerji ve güvenlik ilişkileri var.

Çin’le ticareti büyüyor.

Filistin konusunda Batılı müttefiklerinden çok BRICS ülkelerinin önemli bir bölümüyle benzer tezleri savunuyor.

Suriye’de yeni yönetimin en önemli destekçilerinden biri.

Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnız “Doğu mu, Batı mı?” sorusu değildir.

Belki de o soru çoktan eskidi.

Asıl soru şu:

Birbirinden uzaklaşan dünyaların arasında Türkiye kendi ağırlık merkezini oluşturabilecek mi?

Türkiye’nin elindeki en büyük kozlardan biri hâlâ coğrafyası.

Karadeniz’i Akdeniz’e bağlıyor. Kafkasya’yı Avrupa’ya bağlıyor. Orta Asya’dan gelen yolların önünde duruyor. Irak ve Suriye üzerinden Körfez’e açılıyor. Doğu Akdeniz’in kıyısında.

Hürmüz ve Babülmendep sıkıştığında alternatif enerji güzergâhlarının konuşulduğu coğrafyanın merkezinde.

Ama coğrafya yalnız fırsat değildir.

Bazen tehdittir.

Çünkü yolların kesiştiği yerdeyseniz herkes sizinle çalışmak ister.

Herkes sizi kendi tarafına çekmek ister.

Ve dünya yeniden mevzilenirken tarafsız bırakılan alan giderek daralır.

Belki de bugün konuşmamız gereken asıl mesele şu.

Türkiye, başkalarının çizdiği yeni dünya haritasında kendisine bir yer mi bulacak, yoksa o haritanın çizilmesinde söz sahibi mi olacak?