Şevket Bulut’ta İdeale Yöneliş

Şimdi biz, Yıkık Minare’deki “Son Arzu” metninden hareketle Şevket Bulut’un, yukarda bahsettiğimiz şekilde, realiteyi ihmal etmeden esasta nasıl “ideali gözettiği”nin bir örneğini ele almak istiyoruz.

“Son Arzu”da Şevket Bulut, 1920 Maraş-Fransız Harbi’nde yirmi yaşlarında ailesiyle birlikte Suriye’ye kaçmış sonra da ta Arjantin’e yerleşmiş Ermeni Sarkis’in 60 yılı aşkın bir zaman sonra karısı, kızı ve damadıyla birlikte Halep üstünden Maraş’a yaptıkları “sıla ziyareti”ni hikâye eder. İhtiyar Ermeni’nin son arzusu hâline gelen bu ziyaret dolayısıyla, daha Halep’te iken akrabaları Maraş hakkında çok kötü şeyler anlatırlar, 1978 Maraş olayları ve Papa suikastını da ulayarak sakın oraya gitmeyin, sizi keserler derler. Ama Sarkis Efendi ailesiyle birlikte her şeye rağmen Türkiye’ye gelir. Daha girer girmez kızında istifra ve titremeyle beliren bir “korku hastalığı” başlar. İskenderun’da gittikleri doktor fiziki değil korkuya dayalı psikolojik bir rahatsızlık teşhis eder. Maraş’a gitmek istediklerini öğrenince onları asker arkadaşı ve Sarıfakıoğulları’ndan tüccar İhsan Beyi salık verir. Gelir misafir olurlar. Sarkis Efendi İhsan Beye, Maraş olayları sırasında Fransızlar tarafından nasıl kışkırtılıp siyasi olarak kullanıldıklarını, Osmanlıyı arkadan vurmaya kalkıştıklarını, Türkler’in de – ölmüş eşek misâli – kendilerinin “semerini güne çıkardıkları”nı, doğrusu bunu da hak ettiklerini, yani “rüzgar ekip fırtına biçtiklerini”, bozulmamış Türkçesiyle anlatır (çünkü özellikle karı-koca evde hep “anadilleri” Türkçeyle konuşmaktadırlar). Bu adam, Osmanlı Türkçesini ve İslâm dinini çok iyi bildiğini, üstelik Mevlâna ve Yunus’a hayran olduğunu, Ziya Paşa’nın birçok beytini ezbere okuduğunu da söyler. Hem binlerce dönüm çiftlik sahibi, hem damadının fabrikasına ortak olan, Arjantin hükümetine borç verecek kadar zengin olmuş seksenlik Sarkis Efendi’nin “son arzu”su ise, kurnaları ayrı olduğu için gençliğinde ayni göbek taşına birlikte uzanamadıkları Kuyucak hamamında Müslüman arkadaşlarıyla birlikte keselenmek ve cevizli Maraş tarhanası yemek… “Mal, mülk, her şey fâni, İhsan Bey…” der, “Dinim Hristiyan, mezhebim Katolik. Ama samimi olarak belirteyim ki, yıllardır ezan sesine bile hasretim. (…) Evet, ben Ermeni’yim, bunu değiştirmek mümkün değil. Ama duygu ve düşünce yönünden kendimi siz Müslümanlara daha yakın hissediyorum. Gençliğimde Maraş sokaklarında çaldığım ıslıkların bile özlemini çekiyorum.” Sarıfakıoğlu İhsan Bey, onların bütün bu özlemlerini gidermeleri için elinden gelen her şeyi yapar, Kuyucak Hamamını bir günlük onlar için kiralar ve nihayet kendi arabasıyla, görmeyi çok istedikleri Süleymanlı’ya (Zeytun) götürür. Hikâyenin finali işte burada karşımıza çıkacaktır.

Süleymanlı’ya yaklaşınca, o günün şartlarında arabaları çamura saplanır ve orada oturan köylülerden Sakar Ali’ye rast gelirler. Sakar Ali arabalarını öküzleriyle çekip çıkarır. Merak edip sorunca yabancıların eski Maraş Ermeni’si olduğunu ve şimdi bu yöreyi ziyarete geldiğini öğrenen köylü Sakar Ali, onlara vaktiyle Ermenilerin yöre halkına büyük zulümler ettiğini, kendi karısının dedesini de kesip Süleymanlı çayına atmış olduklarını, o yüzden Süleymanlı bucağına gitmelerinin doğru olmadığını söyler. Ama Ermeni olduklarını söylememeleri kaydıyla kendi evinde misafir edebileceğini ekler. Süleymanlı’yı da görebilmek için Sakar Ali’nin davetini kabul ederler. Ama beş çocuklu, evinde “bıldırdan kalma” bulgurla dövmeden başka hiç bir şeyi bulunmayan Sakar Ali’nin karısı telâşlanır. Şimdi misafirlere ne ikram edecekler? Ayrıca mevsim henüz yaz olmadığı için evde tek bir maydanoz bile yok. Sakar Ali’nin, biri Maraş eşrafından, dördü gayri Müslim beş misafiri aç göndermemek, onlara karşı mahcup olmamak için yapacağı tek şey kalır: Çocuklarının doğru dürüst biricik gıda kaynağı olan bir tek sütlü keçiyi kesip yemek yapmak... “Sokurdanan” karısına çıkışır: “Bazen şeref ve haysiyet, törelere bağlılık maldan da candan da kıymetlidir. Farz et ki, Cenabı Hak bizi imtihan ediyor!…Tıpkı İsmail’i Hak yoluna kurban etmeye karar veren Hz. İbrahim gibi!..” Keçi kesilir, saç kavurması yapılıp nohutlu bulgur pilavıyla sofraya konur, misafirler iştahla yerler, ardından komşuları Niyazi Yücelgilden ödünç alınarak yapılmış köpüklü kahvelerini de içerler. Sarkis Efendi “işte Türk köylüsü bu, düşmanı bile olsa keçisini kesecek kadar cömert ve misafirperver… Bu büyüklüğü, bu âlicenaplığı başka hiçbir millet gösteremez….” diye düşünür. Bundan sonra Hikâyecimiz, Sakar Ali’yle misafirleri şöyle bir muhavereye tutuşturur:

Sarkis Efendi, “İhsan Bey”, diye kulağına fısıldadı: “Şu zavallı köylünün hali çok perişan!… Bir kalbur dolusu da çocuğu var. Hanımının entarisi yedi yamalı. Yoksulluklarına bakıp bakıp üzülüyorum ve gözlerim yaşarıyor… Bu zavallı adamın avucuna üç-beş kuruş kıstırsam nasıl olur? Acaba ayıp kaçar mı? Şöyle gizlice bir nabzını yoklasanız.?” “İhsan Bey keyifle gülümsedi: Ulan Sakar Ali, sana helâl olsun…Yüce milletimize lâyık bir fert olduğunu ispat ettin… Senin bu keçinin yerine; kısa zamanda bir inek almazsam bana da adam demesinler, diye düşündü. Köylünün cömertliği, gözlerini yaşartmıştı.* Sarkis’e döndü: “Ben köylüye para teklif edemem” dedi. “Eğer istiyorsan sen teklif et.” Sarkis, cüzdanından bir deste para çıkardı: “Ali Efendi, dedi: Şu parayı al! Çocuklarına bir şeyler alırsın.” Sakar Ali’nin yüz çizgileri değişti: “Bu ne parası efendi?” Sarkis: “Aşını ekmeğini yedik. Sofrana oturduk. Hizmetinin karşılığını vermek istiyorum. Bu parayı kabul edersen, çok memnun olurum.” Sakar Ali: “Ben sadaka kabul etmem efendi!” Sarkis: “Sadaka değil gönlümden koptu. Yediğimiz yemeğin parasına say! Bize hizmet etmeye mecbur değilsin!” Sakar Ali: “Bana bak Efendi; hadi, töremizi sen bilmiyorsun; şu Maraşlı efendi de mi bilmiyor? Bizde sofraya konulan yemeğe bedel biçilmez. Sofrasına oturan insandan para alan kimse, bizden değildir! Paranızla yemek yiyecektiniz; iki saat daha bekleyip şehirde lokantada yeseydiniz! Çok ayıp oluyor efendi! Paranı geri cebine sok! Bizde sofrasına yemek koyup da karşılığında para alan adamın, suratının ortasına tükürürler!..” Sarkis, elleriyle yüzünü kapattı. Gözlerinden aksakalına doğru akan birkaç damla göz yaşını gizlemeye çalıştı!..

Ve hikâye böyle bitiyor. Yukarda belirttiğimiz gibi, bu tarz hikâyeleriyle – ki Kırık Minare’dekilerin çoğu bu türden – Şevket Bulut âdeta vâdi değiştiriyor, gerçekçi hikâyecilikten idealist çizgiye yöneliyor. Dikkat edilirse burada Maraş Kurtuluş Harbi üzerinden hem Batı’nın insafsız ve işgalci yüzü, hem Türk insanının âlicenaplığı İslâm idealizmine bürünmüş olarak ortaya konuyor. Böylece hayatın katı gerçekliği yumuşak ve ideal bir zeminde estetik forma büründürülerek altından kalkılır hale getiriliyor. Üstelik insanının âdeta fıtratına inilerek her hangi milletten olursa olsun, iyiliğin “paylaşılabilir türden” evrensel bir değer olduğu anlatılıyor. Keza insanlığın yüksek değerleri şehirde olduğu kadar köyde, âlimde olduğu kadar sade insanda, şu dine mensup bulunanda olduğu gibi bu dine sahip olanda tezahür edebilir. Ve en çok da milletimiz bu değerleri bir hayat ve hakikat numunesi olarak yaşamıştır. (Devam edecek)

* Yıllar sonra Sarıfakıoğulları’ndan Eczacı Ali Rıza Beyle tanışıp ahbap olmuştuk. Bir ara bu hikâyeyi naklettim ve amcaoğulları İhsan Bey’in böyle Süleymanlı’dan bir köylüye inek hediye ettiği oldu mu, diye sordum. Meğer aynıyla vâki imiş.