Maraşlı Sakar Ali’den Antalyalı Yörük İhtiyara, Hep Aynı Değer
Şevket Bulut’un “Son Arzu” hikâyesinin final kısmı bana yıllar önce okuduğum bir orta sayfa sohbetini de hatırlattı. Onu da zikredip yazımızı tamamlayalım:
Dergâh dergisinin 67. sayısının “orta sayfa sohbeti”nde (“Bir İnsan, Bir İrfan, Bir Özge Temâşâ”, Eylül 1995), Beşir Ayvazoğlu tarafından Nuri Arlasez’le yapılmış bir mülâkat yayımlanmıştı. Nuri Arlasez, Sanskritçe dâhil, birkaç yabancı dil bilen, son devir İstanbul’unun nadide bir kültür adamı olduğu kadar, ayni zamanda nice Batılı bilim ve kültür adamlarıyla ilginç dostluk ve ahbaplıklar kurmuş bir ideal adamıdır. (Geçtiğimiz yıllarda doksan yaşlarında vefat etti, rahmet olsun.) Bunlardan birisi de ünlü İngiliz Tarih felsefecisi Arnold Toynbee’dir. Toynbee, Türkiye’ye her gelişinde Arlasez’i yanına alır, gerek adım adım İstanbul’u, gerekse Anadolu’yu gezermiş. Yine böyle bir gezi sırasında yolları güney Anadolu’da Antalya’ya 70-80 km mesafede bir yörük köyüne düşer. Çok acıkmışlardır, bir kahveye girerler, nur yüzlü bir ihtiyar oturmaktadır. Nuri Bey o vakit genç bir insandır; samimi olarak varıp elini öper ve gerisini ondan dinleyelim: “Babacığım, dedim, çok açız, çaresine bakabilir misin?” İhtiyar, “Oğul”, dedi, “yeter ki, sen fukaranın olanına katlan! Nemiz varsa senindir. Yalnız Rabbim yoktan var eder. Onu bizden bekleme!” Tercüme ettim, Toynbee şaşırdı, “Hakiki bir filozof, hikmet âşıkı bir adam!” dedi. İhtiyar çok güzel yiyecekler getirdi, bütün ısrarımıza rağmen para kabul etmedi. “Taa nerelerden bu kuş uçmaz, kervan geçmez yere geldiniz, gönlümüze ferahlık verdiniz. Bir de para mı vereceksiniz? Ne parası?”dedi. Ama ben ısrar ettim. Bunun üzerine, “Bak oğul”, dedi, “misafirimizsin. Daha fazla ısrar edersen paranı kabul etmek zorunda kalacağız. Neş’emizi bu kahpe para için kaçırmaya değerse, ver!” Artık ısrar edemezdim. Toynbee’ye söylediklerini aynen tercüme ettim. Büyük İngiliz’in gözleri yaşardı ve şunları söyledi: “Lütfen söylediklerimi aynen tercüme ediniz: Bize İnsanlık sahasında kelimenin en kuvvetli manasıyla ebedî ölçüde bir insanlık dersi verdi. Bu borcu hiçbir zaman eda edemeyeceğiz. Dünyaları ayakta tutan, her memlekette gizli kalmış bu gibi kahramanlardır. Bunların yüzü suyu hürmetine memleketler ayakta kalır. Bunlara İncil’de “toprağın tuzu” denilmiştir. Biz sanayileşirken büyük hatalar yaptık. Maddi servet pahasına bütün bu değerleri kaybettik. Siz de aynı tehlikeyle karşı karşıyasınız, bizden ders alın. Hayatta sizi her zaman minnet ve şükranla hatırlayacağız.” Mülâkatın devamında Nuri Arlasez’in değerlendirmesi ise hepsinin özeti mahiyetinde: “O ihtiyar gibi ne gizli kahramanlar tanıdım evlâdım. Onlar, altı yüz yıllık irfanın anahtarını ellerinde tutan, meş’alesini taşıyan insanlardı ve hepsi kravat takmıyor, otururken ayaklarını altlarına alıyorlar diye çöplüğe atılmışlardı. Çöplüğe atılmadık kıymet kalmamıştı.”
Dikkat edilirse ayni insan, ayni felsefe: Cömertlik, fedakârlık, âlicenaplık, ganî gönüllülük ve maddeye tamah etmeden insana hizmet ve ikramı bir hayat tarzı olarak kabul etme… Böyle insanları anlayıp takdir etmek için aslında ne zengin ve Batılı, ne filozof olmak gerekir. Sadece insan olmak yeter. İnsanlık cevherine sahip insan olmak!..
Şevket Bulut olgunluk dönemini biraz daha uzun yaşasaydı, inanıyorum ki, bu tarz insanı ve hayat felsefesini daha çok ve daha estetik ölçülerde işleyecekti. Son olarak, ona karşı yaptığımız bir haksızlığı da itiraf etmek istiyorum:
1986 yılında Bahaettin Karakoç ağabeyin yönetiminde bir grup arkadaşla birlikte Maraş’ta Dolunay dergisini çıkarmaya başlamıştık. İlk sayıda Bahaettin ağabey Şevket Bey’den de bir hikâye getirdi. Bizler ilk sayılarda “yazı kurulu” olarak, gelen yazıları toplu olarak okuyup değerlendiriyor, orada karar veriyorduk. Şevket Bey’in hikâyesi, şimdi hatırımda kaldığına göre, bir köy öğretmeninin, hafifmeşrep bir kadın araç edilmek suretiyle iffet sınavından geçirilmesiydi. Diyelim ki, muhtar ile öğretmenin bir başka arkadaşı olayın kahramanı öğretmen üzerinde – tabii ki ondan habersiz- bir bahse giriyorlardı. Kadın öğretmenin evine açık-saçık gönderiliyor, öğretmen bakalım buna mağlup olacak mı, yoksa iffetini koruyup ret mi edecekti? Plân aynen uygulanıyor ve öğretmen mağlup olmama erdemini gösteriyordu. Bahsi kazanan şahıs sevinçle “Tokluyu kes arkadaş, ben sana demedim mi?” diyor ve hikâye bitiyordu (meğer bahse konu bir toklu imiş). Yazı kurulu olarak değerlendirme sırasında, hikâye konusu şahsen bana fazlaca fantastik geldi. Söz alıp yaklaşık olarak dedim ki, “Bir an için düşünelim, bizim insanımız böylesi bir iffet sınavına tevessül eder mi? İffet gibi bir konuda alenî bahse girer mi? Bu fazlaca fantastik olmuş, üstelik bizim gibi bir camianın dergisi için pek uygun kaçmaz sanıyorum. Şevket Bey’den başka bir hikâye isteyelim.” Diğer arkadaşlar da benzer değerlendirmeler yaptılar. Yazı yayımlanmadı. Ama Şevket Bey – benim bildiğim kadarıyla - bir daha ne o ilk sayı için, ne de diğer bir sayı için yazı verdi. Şahsen şimdi yanlış yaptığımızı düşünüyorum. Keşke diyorum, yayımlasaydık da eleştiriye fırsat verseydik; hem onu küstürmez hem de dergimiz değerli bir hikâyeciden mahrum kalmazdı. Buna rağmen bizlere açık bir küskünlük gütmedi, dostluğumuz devam etti. Ben Erzurum’dayken çıkan iki kitabımı imzalayıp gönderdim, kendisi de Sınırdaki Tarla ile Yıkık Minare’yi lütfetti. (İmza tarihi : 3. 7. 1996. “Şevket Bulut’tan Mustafa Kök kardeşine saygıyla…” diyor; vefatından iki buçuk ay kadar önce!..)
Bizden de Şevket Bulut kardeşimize saygı ve rahmetle!...
(SON)