Maalesef Yaşlanıyoruz, her gün ömürden bir gün gidiyor. Yaşamak kadar güzel bir şey var mı? Hayat yaşamasını bilene güzel derler, lakin! Bu yaş mevzusuna Türkler kadar takılan başka bir millet tanımadım. Neyin derdi bu bilmiyorum, acaba sadece ölüm korkusundan mı kaynaklı bu durum bilemiyorum. 30 yaş sendromunun en büyük suçlularından… Devir değişmiş, ömür uzamış, yaşam kalitesi artmış, 40'larda bile hala genç kalmanın formülü bulunmuş lakin bu rakam bir türlü değişmemiş. Yaş 35 yolun yarısı, yaş 70 iş bitmiş deniliyor. Ofiste 35. yaşını kutlayan bir arkadaş bu lafı etti yine, rus bir arkadaşımız oho haptınız biz Rusya'da 50 yaşında bile yarıladık demiyoruz demişti. Yaşlılık, hepimizi bekleyen ürkütücü geleceğimiz… Kimi kez “acımasız yıllar”a yüklediğimiz bir korku nesnesi, kimi zaman “yaşanmadan geçenlere” hayıflandığımız bir pişmanlık evresi. Acımasızlık, zamanın hızıyla birlikte, bizden alıp götürdüklerinde elbette. O nedenledir ki, durmadan “saçımızın ağartısı” için kozmetiklere, “bedenimizin çökertisi” için hastanelere ve spor merkezlerine taşınır dururuz. Çağın hastalığı Alzheimer’dan ve “belleğimizin uçartısı”ndan korunmak için yapabildiklerimiz ise daha da sınırlı ne yazık ki. Elbette tüm yapabildiğimiz, yaşla gelen bu tehlikeleri kısmen azaltabilmekten ibaret; tümüyle korunmak mümkün değil. Bugün, hayatın acımasız bir gerçeğini, edebiyatçılarımızın acımasız sözlerinden duyuyoruz örneği Cahit Sıtkı Tarancı yaş Otuzbeş… Hayat galip geçici sen yaşamayı bil yeter gerisine takılma… Kalın Sağlıcakla…