Hepimizin dürüstlük anlayışları çok farklı. Bizler, sanki dürüstlüğü de bir sınıflamaya tabi tuttuk. Maddi açıdan şu kadar değerin üzerinde olursa, dürüstlükten bahsedemeyiz demeye başladık. Hâlbuki bir kuruş ile trilyon arasında hiçbir fark yok. Bizler, parasal değeri az olduğu zaman yaptığımız dürüst olmayan bir davranışı, gayet normal karşılıyoruz; en ufak bir rahatsızlık hissetmiyoruz.

Bizler, dürüstlük kavramını genellikle maddi konularla sınırlandırıyoruz. Dürüstlük sadece maddi konularla ilgili değil, hayatın her alanında yer alır. Bunlardan biri: “Yalan “olup oldukça sık başvurduğumuz bir yöntemdir. Olduğundan farklı görünmek de dürüstlükle bağdaşmaz. İçimiz başka, dışımız başka! Olduğumuzdan farklı görünmek için çok çaba sarf ediyoruz. Yüzümüze maske takmak, o denli sıradanlaştı, normalleşti, yaygınlaştı ki pek önemi kalmadı. Artık, tüm benliğimizle, bedenimizle bambaşka bir kişilik sergileyebiliyoruz. Hepimiz aynı durumda olduğumuzdan, sözlerimizin de bir değeri kalmadı. Bu konuda o kadar ustalaştık ki, şaşırmamak elde değil. Hele hele, “Nabza göre şerbet verme” de üzerimize yok: “Kimin arabasına binerse, onun türküsünü çağırır,” diye bir deyimimize uygun olarak.

Bukalemun, nasıl bulunduğu ortama uymak için renk değiştiriyorsa, bizler de hemen farklı bir kişiliğe dönüşüyoruz. Hele bir de çıkar söz konusuysa eğer, hiçbir sınır tanımıyoruz: Yağcılık, yalakalık, evet efendimcilik, iki yüzlülük… gibi sıfatlar hiç yabancımız değil. Eskiden yüzümüz kızarırdı. Utanma duygusu körelince, yüz kızarma olayı da tarihe karıştı. Bir sorun bakalım kendinize: Utandığı için yüzü kızaran bir insan görmeyeli ne kadar zaman geçti? Bırakın utanmayı, yüzü kızarmayı; yaptığı dürüst olmayan bir davranışımız ortaya çıktığı zaman, gayet pişkin pişkin gülüyoruz artık. Utanan tek canlı varlık biz insanlarız diye övünüyorduk eskiden.

Dürüst olmayan kişilerde bir de küfür ve hakaret varsa sorun daha büyük demektir. Şöyle ki hakaret eden kişi genellikle bunu yapacağı kişiyi seçerken kendisinden fiziksel ya da duygusal olarak daha zayıf veya statü olarak daha aşağıda birini seçer. Çünkü kendisinden daha zayıf olarak gördüğü karakterin karşı koyamayacağını düşündüğü için böylece kendi içinde yaşadığı yetersizlik hislerinin açığa çıkmayacağından emin olur ve kendini daha güçlü hisseder. İşte doğada güçlü olanın zayıf olanı ezme psikolojisinin altında yatan en basit, temel neden budur. Kişi kendisini ne kadar yüksekte görürse oradan düşmesi o kadar can yakacağından düşmemek için her türlü yola başvuracaktır. Psikolojide bu durum narsizm olarak adlandırılır.

Sonuç olarak: “Dürüstlük pahalı bir mülktür, ucuz insanlarda bulunmaz.” diye bize asırlar öncesinden seslenen Mevlâna’ya paralel olarak, yaşamımızdan dürüstlük kavramını çıkarıp attık. Ama dürüstlüğün çok büyük erdem olduğundan bahsetmekten de geri kalmıyoruz ne yazık ki. Dürüstlüğü hep karşı taraftan bekler olduk. Dürüst yaşamak bu kadar zor mu? Herkes böyle davranıyor; ben enayi miyim diye içimizden

düşünmekten vazgeçmenin zamanı gelmedi mi? Önce, minicik dahi olsa dürüst olmayan bir davranışı yapmayarak, yalan olan bir sözü söylemeyerek iş başlamak, bu işin temel noktası gibi görünüyor.

Dürüst davranmaya başladığımız zaman, iç huzurumuza kavuştuğumuzu hissettikçe, değişimin hızının da arttığını göreceğimizden şüpheniz olmasın. Değişimi başkalarından beklemekten vazgeçerek, değişimi önce kendimizden başlatmaya ne dersiniz.