Bir şehrin gururu bazen bir insanın yıllarca içinde büyüttüğü hayalle aynı yerde buluşur.
Kahramanmaraş'ın UNESCO tarafından Edebiyat Şehri seçilmesi dolayısıyla düzenlenen tanıtım lansmanı için İstanbul'a gideceğimizi öğrendiğimde hissettiğim heyecan, yalnızca bir yolculuğun değil, çocukluğumdan beri içimde usul usul büyüyen bir düşün de valizini topluyordu.
Aylar öncesinden hazırlıklara başlamıştık. Kıyafetler alınmış, onlara uygun şallar seçilmiş, formlar doldurulmuştu. Benim hazırlığım ise bavuldan önce mutfakta başladı. İçli köfteler, sarmalar, dolmalar yapıp buzluğa yerleştirdim. Çamaşırlar yıkandı, ütüler tamamlandı. Evimden, ardımda eksik bir telaş bırakmadan çıkmak istiyordum. Biliyordum ki; biz kadınlar yolculuğa çıkmadan önce yalnızca valizlerini değil, evlerini de usulca toparlardı. Ancak ondan sonra kendi hayaline doğru yürüyebilirdi.
Sabah aynanın karşısına geçtiğimde üzerimde yolculuğun telaşı değil, yıllardır beklenen bir günün sessiz heyecanı vardı. Sanki uzun zamandır içimde bekleyen küçük kız, omzuma hafifçe dokunup, "Artık sıra bizde." diyordu.
Kalabalık bir edebiyat kafilesiyle otobüse bindik. Yol boyunca şiirler okundu, hikâyeler anlatıldı, kahkahalar yükseldi. Kimi kendi dizelerini paylaştı, kimi sevdiği şairlerin mısralarını seslendirdi. Yol uzundu ama kelimeler insana yoldaş olunca zaman da yorulmuyordu.
İstanbul bizi bütün ihtişamıyla karşıladı. Boğaz'ın sularında ilerlerken şehrin sesi önce suya düştü, sonra içime. Martılar, gökyüzüne aceleyle yazılmış beyaz cümleler gibi vapurun ardından süzülüyor; rüzgâr, tuz kokusuna eski taş duvarların serinliğini karıştırıyordu. Bir yanda asırlık yalılar, ahşap pencerelerinde nice hayatın sessizliğini saklıyor; öte yanda kubbeler ve minareler gökyüzüne doğru ağır ağır yükseliyordu. İstanbul, yalnızca görülen bir şehir değildi; koklanan, dinlenen ve insanın içine usulca yerleşen büyük bir hikâyeydi.
Boğaz'ın üzerinde dağılan ışıklar suyun yüzünde ince ince kırılırken, yıllardır romanlardan, şiirlerden tanıdığım o şehir birden satırların arasından çıkıp yanıma oturdu. Bir zamanlar yalnızca kitap sayfalarında yürüdüğüm sokaklar artık ayaklarımın altındaydı. Taş kaldırımlar, yokuşlar, vapur düdükleri ve kıyıya vuran dalgalar, sanki yıllardır zihnimde kurduğum İstanbul'un eksik kalan seslerini tamamlıyordu.
O an yalnızca güzel bir şehri seyretmiyordum. Çocukluğum boyunca satır aralarında dolaştığım İstanbul'a bu kez kendi cümlelerimle gelmiş olmanın sevincini yaşıyordum. İnsan bazen bir şehre ilk kez gider ama yıllardır orayı özlemiş gibi hisseder. Benim İstanbul'la karşılaşmam da tam olarak böyleydi; yabancısı olduğum sokaklarda eski bir hatıranın sıcaklığını bulmuştum.
Benim için bu yolculuğu özel kılan da buydu.
Çocukluğumdan beri yazıya sığınan biriydim. Elime geçen her kitabı okur, ajandalar dolusu cümleler yazardım. Kelimeler benim için bazen bir arkadaş, bazen de kimsenin duymadığı sesimi duyuran gizli bir kapıydı. Okulda bir konuşma yapılacaksa mikrofonu ilk ben almak isterdim. İçimde hep anlatma arzusu vardı. Bir gün sesimin daha çok insana ulaşacağına dair çocukça ama sarsılmaz bir inanç taşıyordum.
Yıllar sonra bu hayalin peşinden bilinçli adımlar attım. Yazarlık atölyelerine katıldım. Yazının mutfağını öğrendim. Defalarca eleştirildim. Bazen cesaret kıran sözler duydum. İlk yazım bir dergide yayımlandığında sevincimi en çok eşim ve çocuklarım paylaşmıştı. Bunun gereksiz bir uğraş olduğunu söyleyenler de oldu. "Bundan ne olur?" diyenler de...
Ama insan bazen başkalarına bir şey ispat etmek için değil, çocukluğunda kendine verdiği sözü tutabilmek için yürür.
Belki de kadın olmanın, anne olmanın, evin yükünü omuzlarında taşırken kendi hayallerinden vazgeçmemenin ne demek olduğunu en iyi bilenlerden biriyim. Çünkü yazmak için çoğu zaman gecenin sesinin inceldiği saatleri bekledim. Önce herkesin ihtiyacını karşıladım, sonra kendi cümlelerimin başına oturdum. Ev uyuduğunda kelimeler uyanıyordu. Kalemim, günün bütün yorgunluğunu sessizce sırtımdan alan görünmez bir omuz gibiydi.
İstanbul'daki lansmanda yerimi alırken yalnızca Kahramanmaraşlı bir edebiyatçı değildim. Çocukluk hayalinin peşinden yürümekten vazgeçmeyen bir kadındım. Şehrimin adı dünyaya duyurulurken kendi sesimi de yeniden buluyordum.
En ön sırada dururken yalnızca bir lansmana katılmıyordum. Bir zamanlar ajandalarının sayfalarına umutlarını emanet eden küçük kızın elini tutuyor, ona sessizce, "Bak," diyordum, "hayaller de bazen memleketiyle birlikte büyür."
Kahramanmaraş'ın UNESCO tarafından Edebiyat Şehri seçilmesi yalnızca şehrimiz için kazanılmış bir unvan değildi; kelimelere inanan, yazının insanı iyileştirdiğine gönül veren herkes için ortak bir sevinçti. Ben de o gün, bu gururun küçük bir parçası olmanın tarifsiz mutluluğunu yaşadım. Şehrimin adının dünyaya duyurulduğu o salonda alkışlanan yalnızca bir şehir değildi; yıllardır içimde sabırla yürüyen hayaller de sessizce ayağa kalkıyordu.