Günümüz sanatçısının doğayla ilişkisi onu somut görünüşüyle yansıtmanın ötesine geçmiştir artık. Sanatçı artık nesnenin bir noktadan görünüşü ile avunmuyor, yeterli olmuyor bu onun için. O, nesnenin ötesini araştırıyor,  nesneyi yeniden saptıyor.  Çünkü sanatçının yaratım sürecinde nihai biçimlerin kendisinden çok biçimlendirmeyi yapan güçler önem taşır. Ama bundan anlaşılmasın ki sanatçı doğadan kaçıyor, aksine ona dönüyor, onu önemsiyor. Öyle ki doğanın görünüşüne, aldatıcı tarafına değil, tersine gerçeklerine ilkel kuvvetlerine bir dönüştür bu. Ve bunu ne krallara hükümdarlara yaranmak için,  ne de tanrıya olan şükranını belirtmek için yapıyor. Sanatçı hayatında kazandığı özgürlükleri,  eserlerinde kullanıyor.

Sanatın, objenin basit tasvirinden çok; sanatçının da ruhsal dünyasını kattığı yorumlara yönelmesi şüphesiz çağın kendisiyle de ilişkilidir. Tıpkı, bilimin uzaydaki sonsuzluğu irdelemesi gibi, günümüz sanatı da insanın içine insanın içindeki sonsuzluğa yönelmiştir.

"Sanat,  ancak maddi olmayanı ifade ettiği sürece bir anlam taşır. Zira sanat ancak bu şekilde, insanı kendi bulunduğu düzeyin üstüne yükseltmek olanağına sahip olur" (Mondrian)

Sanatçının bu yöneliminde şüphesiz izleyicinin de rolü vardır. Artık doğanın yüzeysel kopyası topluma yetmemektedir. Sanatçı elbette doğaya paralel çalışır ama doğadan bir motifin salt benzerlik aranarak kopyalanması artık itibar görmemektedir. Halk sanattan etki yapan, heyecana getiren, öğreten eserler istiyor.

Sanatçının doğayla ilişkisinin; bireysel olarak eksilmesi de, onun sanat yapıtındaki doğa ilişkisini etkiler kuşkusuz. 19. yy'ın ortalarına doğru büyük bir hızla el sanatlarından ve el üretiminden endüstri üretimine geçiş ve köy hayatından kent hayatına varma; toplumun her bireyi gibi sanatçıyı da etkilemiştir. İşte endüstrinin seri icatlar halinde endişe verici bir hızla geliştiği yüzyılımız başlangıcında, insanoğlunun yaşadığı gerek psikolojik gerekse maddi çalkantı süreci plastik sanatlarda da bir biçim parçalama eğilimini ortaya çıkardı.

"Parçalayarak yok etme içgüdüsü, yaşanmamış bir hayatın tepkisidir." (Erich Fromm) Doğadan kopuş ve materyalizmin sebep olduğu bu devamlı endişe ve huzursuzluklara, içsel bir tepki olarak sanatçı; resminde onu parçalayıp yok etmekle cevap vermiştir. Kübist ve Ekspresyonist akımlar, eşyanın gerçek görünüş biçimini parçalamakla ilk tepkiyi göstermişler; bunu, eşyanın dış görünüşünü anlatım aracı olarak reddedip tuvalinden tüm olarak atmakla materyalist düşünce; sonrada materyalizme karşı olan bıkkınlığı belirten ilk soyut resim sanatçıları izlemiştir.

"Doğa kendi biçimini kendi amaçlan için, sanat da kendi biçimini kendi amaçları için yaratır." (Kandinsky) Çünkü onlara göre resimde doğa biçimlerinin olduğu gibi kullanılması; renk ve biçim hürriyetine engel olur. Günümüz sanatçısı doğanın karşısına eleştirici gözlerle çıkıp çözümlemeye uğraşıyor. Uluslararası Teknoloji Çağının (!) yaşandığı bir dönemde sanatçının basit doğal bir görüntü ile avunması beklenemez.

Sanatçı için doğanın irdelenmesi, biçimin yanında kullanılan maddeye de yansır. Yüzyılımız başına değin sanat eserinin maddesi (eserin yapımında kullanılan boya vs.) doğa görünüşlerinin biçim ve renklerine benzetiliyordu. Bu bakımdan boya yaşanılmış görülmüş bir olayın doğrudan canlandırılması için bir araçtı. Oysa şimdi boya adı altında kullanılan tüm malzemeler bizzat kendi doğal görünüşleriyle de bir şey anlatır.

Belki de sanatçı gönülsüz bir felsefecidir ve iyimserlerle birlikte bu dünyayı bütün olası dünyaların en iyisi ya da bir model olamayacak kadar kötü kabul etmese de, şöyle der; “Şu anki biçimi bakımından bu dünya mümkün olan tek dünya değildir. Bu nedenle doğanın önüne yerleştirdiği bitmiş biçimleri irdeleyici gözlerle inceler.”